Nerede miydim? Tatilin En Koyu Yerinde Çay İçiyordum :)

Her bir kaç günde bir konu okumaya alıştığınız siteyi siz okurlara emanet edip sakin ama doyurucu bir tatile gittim. Ben yokken neler oldu, neler? Korkmayın g-string tartışmalarında bir lafta ben söyleyecek değilim (!) Ancak diyecek çok şey, anlatacak bir çok yer var. Haydi başlayalım.

Biliyorsunuz sürekli okuyucularım, Irmak Okulları’ndan ayrıldım ve halen iş aramaktayım. Böylece tatile çıktığımızda iş arayan pek çok kişinin ikirciklenmesini de yaşadım. “İşsiz biri tatile gitmeli mi?” Yoksa iş aramaya devam mı etmeli? Dönüşte hızla iş bulacağıma dair bir önsezi ile iyimserliği seçtim. Yeni işime dinlenmiş başlamak arzusuyla gidelim dedim.

Bir ay boyunca eşimle İstanbul’daydık. İstanbul kaynıyordu ve cehennem sıcakları tepemizdeyken mecburen bir klima aldık. Akıllıca bir kararmış. İstanbul son derece sıcak olmasına karşın gezilecek yerleri bitmemişti. Topkapı Sarayı’nı bir kez daha dolaştım. İstanbul Arkeoloji Müzesi de her zamanki gibi harikaydı. Üstelik fazladan iki sergiye ev sahipliği yapıyordu. Yenikapı, Üsküdar ve Sirkeci Metro Marmaray kazılarında bulunan İstanbul’un çeşitli zamanlarına ait gündelik eşyalar, paralar, sikkeler, limanda batmış tekne kalıntıları, küpler, heykeller ve süslemeler görülmeye değerdi. Yakında sanırım bir Marmaray Müzesi kurulması da planlanıyor.

Bol bol fotoğraf çekip denemeler yaptım. Mihrabat Korusu’ndan Boğaz’ın sularını hayranlıkla izlediğimiz bir günden sonra kesinlikle İstanbul’un muhteşem bir yer olduğuna karar verdim. (Gerçi tatilin sonunda geriye hiç dönmek istemiyordum ya o ayrı)

Altınoluk sonraki adımımız oldu. Balıkesir ili Edremit ilçesine bağlı olan Altınoluk olağanüstü yüksek oksijenli temiz havası ve Kazdağları’nın eteklerindeki Mevlam kayıra diyerek girilen buzzz gibi suyuyla (hah! Bırrrrrr denecek yer burası. Yoksa bir şişe karbondioksit içeceği hiç kalır) sizi kendinize getiriyor. Ayrıca bu yıl çarşısında kurulan açıkhava akvaryumunda 44 türü izlemek keyifliydi. Videoları için tıklayınız.

Altınoluk’taki sessiz günlerde, gündüz denize giderken ve dizi filmleri izlerken yaza kesinlikle Smallville dizisi damgasını vurdu. Bu kadar saran bir dizi olduğunu bilmiyordum. Altı sezonu bir arkadaşım taşınabilir harddiski ile verdiğinde bu kadar izleyeceğimi sanmıyordum. Süperman’in gençliğini anlatan dizi nispeten içten ve anlaşılır bir akışa sahip. Anti-parantez LOST dizilerin şahıdır elbette, lütfen savaş açmayın 😉

Gelelim denizden eğlenceli bir anekdota 🙂 Malumunuz güneşten ultraviole ışınları geliyor. Hava bulutlu iken bile, bu göze görünmeyen ışıma cildimizi kavuruyor.

Bu arada Türkiye’nin UV haritası bildiğim kadarıyla yok. Bu çok önemli, Ozon Tabakası bu ışınımı engelliyor ancak Ozon Tabakası’ndaki yırtıklar her yerde olabiliyor. Türkiye’de acilen bu ölçümler duyurulmalı insanlar buna göre güneşte kalmalı. Neyse güneşin sakin saatlerinde sabah 8’den 11.30’a kadar kaldığımız sahilde haliyle bir türlü bronzlaşamıyorduk. Birden aklıma süper bir fikir geldi. Eşime dönüp dedim ki “Buldum, Secret yapıyoruz. İkimizde gözümüzün önüne Eda Taşpınar’ı getiriyoruz. Bronz. Müthiş bronz ve içimizden tekrarlıyoruz Eda Taşpınarrr, Eda Taşpınarrr…” İster inanın ister inanmayın o gün bronzlaşmaya başladık 🙂 Böylece memleketin anti-politik gençlik kuşağının yeni türküsü “sen yanmasan, ben yanmasam, nasıl çıkılır karanlıklardan aydınlığa” Nazım’ın hiç kastetmediği bir anlamı bulmuş oluyordu.

edataspinarlatif.jpg

Karikatür: Latif Demirci

Biz yokken susuzluk illeti Ankara’yı ele geçirmiş ve halkımız ülke genelinde kaygıyla izliyordu. Tarlalardaki ağaçlardaki ürünler kuruyordu. Bu yetmezmiş gibi her yandaki arsa rantçısı hainlerle, gizli servisler ormanlarımızı arka arkaya yakıyordu. Çok ama çok üzücü haberlerdi bunlar. Bir kez daha söylüyorum ki alternatif su elde etme yöntemlerine daha büyük bir dikkatle sarılmalıyız. Petrol boru hatları gibi su hatlarıyla yurdu donatmalıyız. Ama nehirleri başka illere akıtmak için değil. İnşallah mecbur kalmayız ama bir gün deniz suyunu arıtmak zorunda kalırsak tek su kaynağımız bu olursa, bu günden hazır olmak için.

Tatilin damakta bıraktığı en güzel şey güzelim Çanakkale domatesleri, börülce, Ege Bölgesi’nin dünyanın en güzel zeytinyağlarıyla parıldayan salataları ve tarladan gelen o güzelim kokan meyve, sebzeler. Bir dostumuza uğradık. Bize apartman bahçesinde kendi elleriyle yetiştirdiği domates ve salatalıklardan ikram etti. Aşağıda koklarken kendimden geçişimi görüyorsunuz.

Köylüler her zamanki gibi içtendi, gerek pazaryerlerinde gerek gezerken onlarla konuştum. Bazılarının fotoğraflarını çektim. Yaşam bambaşka akıyordu. Topladıkları nefis naneleri, ısırgan otlarını, adaçaylarını, Kaz Dağları’na özgü binbirçeşit endemik kekikleri keyifle satınaldım çatlamış güneşten yanmış ellerinden.

Tatilin kazandırdığı bir değer de Ali Uygur oldu. Altınoluk’ta tanıştığım Ali Bey hem şair hem fotoğrafçı. Fotoğraflarını çok sevdim ve şiir kitabını okudum. Bana bir çok güzel ilham verdi. Bir kitap bastırmak ve fotoğrafçılıkla ilgili yeni projeler gibi.

Assos‘a kısa bir ziyaret yaptık. Tepedeki Behramkale geniş deniz manzarasında sırlarıyla titreşiyordu yine. Binlerce senelik Felsefe cana gelmiş gibiydi havada ve birazdan Aristo ya da  Aziz Pavlus seslenecekmiş gibi duyuyordum taş duvarlarda.

Limon kekiklerini avuçlarıyla havaya atıp, kokusuyla sizi sarhoş eden köylü kadınlar, geleneksel Anadolu evleri ve köy kahvesinde o gözalabildiğine uzanan ovaya bakıp içilen “Sakızlı Türk kahvesi”.

Hayat güzeldi. Derindi. Anlamlıydı. Yaşama soluk verdiğinizde ne bilgisayarda yaptığımız şu tonla saçma şey, ne şehirlerdeki o anlamsız koşuşturma kalıyordu. Bir kitap okudum ve hayatım değişti derler ya. İki güzel kitabı okumaya başladım. İlki, Krishnamurti / Meditasyonlar, İkincisi ise Mevlana Sözlüğü. Bu mistik kitaplar bir öze dönüş yolculuğu anlamına geldiler benim için.

Gündoğumlarında ve batışlarında akan nehrin kıyısında gezdim, kazların su üstünde süzülüşlerini ve ağaçların yapraklarında hışırdayan o nefis rüzgarı hayatımın tek gayesi olarak görüp dikkatle soludum. Gerçekten geri dönmemeyi düşündüm. İstanbul’u ve hayatımızı terkedip sade bir hayata gitmeyi. Bilgiyi terk etmeyi. “Daha değil” dedi içimden bir ses. Nicesinin bunu yaptığını bilmeme rağmen.

Yolumuz Cunda Adası‘na da düştü. Bir ağabeyimi ziyaret ederken adanın tarihi dokusu sahilindeki kıyı lokantaları ve eski taş yapılar içinde bir gün geçirdik. Bir an Türkiye’de değilim diye düşündüm Avrupa’ya özgü bir sükunet ve olgunlukla yaşam akıyordu burada. Ne gergin insanlar, ne itiş kakış ne trafik; sadece turizm. Sahildeki mineral ve doğal taşlar görülmeye değer bir yerdi.

Böylece Cunda’da ne yenir, nerede yenir, dediğimizde karşımıza papalina adlı dünyada eşsiz bir balık tava yemeği çıktı. “Bay Nihat“a gittik. Biraz tuzluydu 🙂 ancak gerçekten yediğim en güzel meze ve balıkları yedim.

Ayvalık’da bulunduğumuz güne özgü müydü bilmem ama çok ciddi bir trafik sorunları var gibiydi. Kıyıya inmek ve dönmek bir dert, üstelik yol üstünde durmak çok zordu.

Ben yokken şaşılacak şeyler oldu. Kamuoyu manken tutuklanmaları, Cow Parade İnek sergileri, Emin Çölaşan’ın Hürriyet’teki 22 yıllık işine son verilmesiyle, g-stringle, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle boğuşurken en büyük payı Küresel İklim Değişikliği ve susuzluk aldı.

Böylece tatil bitti. Geri geldik. Yazacak bir sürü konu notlarıyla elimde birikti. Yapılacak iş çok.

Notlar:

* Uzun zamandır öldü mü, kaldı mı söylemeyerek hepimizin yüreğini ağzına getiren sevgili Mehmet Doğan, Altı Üstü Tasarım sitesinin zeki ve kıvrak dilli yazarı geri geldi. Meğer Türkiye’ye yerleşeceğim derken Dubai’ye gitmiş 🙂 Yazıları başladığı için herkes gibi ben de seviniyorum.

* Ferruh dostum, herkesin bildiği adıyla Ferruh Mavituna Türkiye’ye bir uğrayıp Web güvenliği konferansı verdi. Çocuk çok zeki bilgili de ama eğitim vermek kolay değil. Bulduğum yerde hızlandırılmış öğretmenlik kursu vereceğim :)))

* Ağaçlar.Net‘in yeni sayısı çıktı. Böyle bir dergi halen nasıl basılı medyaya geçmedi şaşıyorum. Bu kadar dolu bir içeriği ücretsiz toparlamak olmak ve doğa için çabalamak müthiş bir iş. Okumak için tıklayın.

* ADSL 4 kat hızlandı ama yeterince bir artış değil ve halen pahalı. Artık yurtdışındaki gibi telefon, TV, Internet tek paket olmalı ve bu şu anın parasıyla 30 YTL olmalı. İşin hakkı bu. Yakında daha çok bahsedildiğini duyacaksınız bu paketlerden.

* Tatil tam bitmeden okumak için iki güzel kitap öneriyorum. İlki Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey , ikincisi Silivrim Kaymak

PAYLAŞ: