Ressam Tayfur Sanlıman | “Sarıkamış Bir Destandır”

Ressam Tayfur Sanlıman’ın, Sarıkamış Dayanışma Grubu‘na hediye ettiği tablolar 22 Mayıs – 10 Haziran 2009 tarihleri arasında Hobi Sanat Galerisi / Nişantaşı’nda izlenebilecek. Daha önce Harbiye Askeri Müzesi’nde 21 Mart’a kadar sergilenen tabloları kaçırdıysanız bu ek bir şans.

sarikamisbirdestandir

Tayfur Bey’i tanıma serüvenim bir resmi ile başladı. Tatildeydik, bir gazetenin arka sayfasında, derinlikler gizleyen gözleriyle portresi ve kendisiyle yapılan röportaj vardı. Ama beni çarpan yazının altında eklenmiş olan resimdi. Mevlana olduğunu düşündüğüm bir siluet ve ona yönelen insan. Tüm tablonun sessiz derin koyuluğunda sevgiden başka bir şeyin emaresi olamayacak yaşayan bir ışık. Belki de yaşamın aurası.

Dakikalarca o resme baktım. Öyle ruhtan bir iz buldum ki, söyleyecek bir şey bulamadım. İçimi çektim. Ben tatilden dönene dek sergi bitecekti. Zaten Tayfur Bey’in de adresi vs. yoktu. Bir daha nerede bulacaktım ki?

Sonra Belgesel Bebek Sanatçısı Nimet Demirbağ Sanlıman ile tanışıp röportaj yapmaya gittiğimde duvarındaki resim nefesimi kesti. Fırça darbelerini ve ışık oyunlarını bir imza gibi atmıştı. Bu resim o ressamın elinden çıkmaydı. Nimet Hanım’a heyecanla sordum. “Bu resmi kim yaptı?” “Eşim” dedi. Sanırım yaşadığım şaşkınlığı tahmin edersiniz. İnsan iç çekerek dilerken Tanrı duaları daha iyi kabul ediyor sanırım!

tayfursanlimanmevlanaBöylece Tayfur Bey’le tanıştım. Tayfur Bey öncelikle söyleyeyim, çılgın görünümlü marjinal konulardan bahseden ne dediğini anlamadığınız ressamlardan değil.

Tüm sanatsal ve kültürel altyapısına rağmen, bunlarla sizi boğmayan ve doğrudan sizinle temasa geçen birisi.

Ama sanatsal olarak bakıldığında kesinlikle ayak basılmamış toprakları keşfeden, bize sunan müthiş bir gözlemci ve ifade gücü çok yüksek bir sanatçı.

Bu yönüyle sıradışı birşey üreten sanatçıları sınıflandırmanın zorluğu da başlıyor.

Daha önceki çalışmalarında örneğin Mevlana üzerine yaptığı tablolarda (“Renklerle Sema”) adlandırılmamış bir sır gibi soyutla somutun kesiştiği o ince çizginin kenarında her an bir yana kayabilirmişsinizcesine izledik tablolarını. Üretim gücü yüksek bir sanatçı olduğu için Tayfur Sanlıman’ın sayısız eserlerinin tümünü birebir görmek olağanüstü zor.

“Sanatta 50.Yıl Sergisi” daha önce Atatürk Kültür Merkezi’nde sanatseverlerle buluşan ve bir çok galeride sergilenen sanatçı, rahatlıkla söyleyebilirim ki alicenap bir insan. Eminim bu şekilde kendisinden bahsetmemden rahatsız olacak ancak öyle bir zamanda yaşıyoruz ki eskiden güzelllikleri yardımı gizleyerek yapan toplum, bugün anlatılması ihtiyacını duyuyor. Bu nedenle gerek maddi değeri, gerek manevi değeri yüksek olan 30 tablosunu Sarıkamış Dayanışma Grubu’na bağışlamasındaki vatan sevgisini, sanat sevgisini ve şehitlerimize duyduğu o derin duyguları daha iyi anlayabiliriz. Tablolar, daha sonra kurulacak olan 1914 Sarıkamış Müzesi’nde özel bir odada sergilenecek.

Tayfur Sanlıman’ı tanımak tamamen kavramak, bence mümkün değil. Bir düşü yakalamaya, bir çocuğun üflediği sabun köpüğünün içindeki tarifi mümkün olmayan o renkleri elle tutmaya çalışmaya benziyor.

Tüm sanatseverleri ve Sarıkamış’ın hatırasını yaşamak yaşatmak isteyenleri sergiye davet ediyorum.

Hobi Sanat Galerisi
“Sarıkamış Bir Destandır” Sergisi
22 Mayıs – 10 Haziran 2009
Adres: Vali Konağı cad. Pasaj 73 Nişantaşı Tel: (212) 225 2337
Kroki ve detaylı bilgi: http://www.hobigaleri.com/


Daha önceki Sergi Bilgileri
“Sarıkamış Bir Destandır” Sergisi

Harbiye Askeri Müzesi
Şehit Hasan Rıza Sergi Salonu
15-21 Mart 09.00 – 17.00 saatleri arasında gezilebilir.

Sarıkamış Dayanışma Grubu Resmi Web Sitesi
Sarıkamış’ta olan bitenler çoğumuzun sandığı gibi bir gecede şehit olan askerlerimizle sınırlı değil. Savaşın acımasızlığı ile mücadele, süngü muharebeleri, özellikle pek anlatılmayan korkunç bir tifüs salgını. Bununla başa çıkmak için çırpınan bu yolda görev başında ruhlarını teslim eden tıbbıyenin son sınıf öğrencileri ve ilk tifüs aşısının araştırılması ile tarihimizin kapalı kalmış bir yaprağı aralanıyor.

Tayfur Sanlıman Resmi Web Sitesi
http://www.tayfursanliman.com/

Kitap
Tayfur Sanlıman. İsimsiz resimlerle 50 yıl. [Sergi kataloğu]. 04-19
Ekim 2006, AKM, İstanbul.http://www.nadirkitap.com/tayfur-sanliman-isimsiz-resimlerle-50-yil-sergi-katalogu-04-19-ekim-2006-akm-istanbul-kitap271805.html

SANATÇI HAKKINDA YAZILANLAR

Ferai TINÇ

Doğanın intikamı ve resimci usta
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7203786&yazarid=19

BİR gün o meşhur soruyu ona da sormuşlar. “Resimlerinizi toplum için mi insan için mi yaparsınız?” diye.
“Atölyenin duvarından bir sızıntı başladı. Mal sahibine haber verdim. Geldi baktı.”
İki örnekle yanıt vermiş Sanlıman. Birincisi mal sahibinin örneği. “İçerisi resim dolu. Kapının girişinde kocaman bir tanesi insanın yüzüne patlıyor. Mal sahibi duvarları inceledi, tavanları kontrol etti, odalara girdi çıktı. Giderken sordu. Siz burada ne iş yapıyorsunuz?”
İkinci örnek yine atölyede geçen bir hikaye.
“Kapı çaldı postacı geldi. Bir kağıt doldurmam gerekiyormuş. Uzattı.. Masaya döndüm doldurmaya başladım. Bir şeye takıldım başımı çevirmeden sordum. Ses yok. Yine sordum yine ses yok. Üçüncü deneme de boşa çıkınca geri dönüp baktım. Postacı bir resmin karşısında dalmış gitmişti. Amca, dedi, bu insanlar bu kadar üzgün nereye gidiyor böyle?”
* * *
RESME başlamak ibadet gibi bir şey. Yıkanıp paklanıyor. Öyle geçiyor boş tuvalin karşısına. “İşte korkudan mahvolduğum anlar” diyor 78 yaşında, 50 yıllık ressam, usta sanatçı. Kendisine ressam da demiyor sanatçı da. Hep bir borç ödüyor. Mevlana’ya borçlandığı resimleri, 800. yılın hatırına.

Ahmet Oktay

http://www.milliyet.com.tr/1997/02/27/yazar/oktay.html

Tayfur Sanlıman yaşamın olumsuz moment’ime muhalefetini ilk bakışta anlaşılamama olasılığı bulunan biçimde dillendiriyor. Çünkü ressam. Dahası soyutu seçmiş bir ressam. Soyut resim, doğası gereği içeriksel açıdan sonsuz yoruma açık bir tür. Çünkü dışsal öyküsü yok. Her şey resmin içinde, resmin uzam – zamanında. Ama Tayfur, evrensel kaosa, kozmik evrene gönderme yapar görünen (çünkü yapmıyor da olabilir böyle bir göndermeyi) resimlerinde (Aksanat Galerisi), ışık’ı odağa alışıyla, bize gündelik pisliğin ötesindeki bir olası tinsel / estetik dünyayı ima ediyor sanki. 240×300 cm’lik ve dokuz tualden oluşan o büyük panoda, evrensel kaos’un ince ayarlı düzenini göstermeyi istiyor Tayfur. Alt parçacıklar dünyası da toplumsal dünya kadar ilgi çekicidir. Ama Tayfur Sanlıman’ın resimlerini bu türden sorunlara kafanızı takmaksızın görün. Daha mutlu olursunuz. Şu basit nedenle: Çünkü gördüğünüz kendinizindir.

Prof. Dr. Haluk Şahin

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=200913

‘Bozcaada’nın kalbi diyebileceğimiz meydanda, her zaman ada çayı içtiğimiz çınar ağacının dibinde Tayfur Sanlıman’la karşılaştığımızda, sarılıp öpüştükten sonra konuştuklarımızın çevredekilere garip geldiğine eminim. Aramızda bir güreş lafıdır gider. “Nasıl gidiyor güreş?” diye sorarım ona.
Gününe, mevsimine göre yanıtlar Tayfur:
“Şu sıra fena kapıştık yine.”
“Kim kimi vuruyor yere?”
“Bazen o beni, bazen de ben onu.
Belli olmuyor.”
Mevsimlerden yazsa ve ada turistlerle, evler konuklarla dolmuşsa:
“Biraz ara verdik. Etrafın boşalmasını bekliyoruz” der gözlerinde muzip bir hüzünle. ‘Muzip hüzün mü olurmuş?’ demeyin. Olur. Tayfur’u tanıyanlar bilirler… ‘Muzip’, Adanalı çocuk Tayfur’a aittir, ‘hüzün’ ise o sırada güreşemeyen ya da alta düşmüş olan yürekli ressam Sanlıman’a!

Yaz yavaşca bitip ada boşalınca, evli evine köylü köyüne gidince, bağlar sarı ve turuncuya boyanınca ve serinletici yaz poyrazları yerini hırçın kış lodoslarına bırakınca, iyice kızışır güreş. Tayfur, Ayazma’daki bağ evinde bir başınadır artık. İşte o zaman, fırsat bu fırsat, iki rakip ‘Allahına dinine’ girerler birbirlerine. İki rakip, yani esin perisi (Muse) ile bizim Adanalı ressam Tayfur Sanlıman! Bazen, bizzat ‘Yukarıdaki’nin de bu güreşin heyecanına kendisini kaptırıp adaya uğradığı ve ötekine antrenörlük yaptığı olur. Tayfur kimi zaman öfkelenir, bir yandan o yaman rakibi bir oyunla yere çarpmaya, hatta sırtını yere yapıştırmaya çalışırken, bir yandan da antrenöre laf atar, itirazlarda bulunur.

Prof Dr. Haluk Şahin

http://www.haluksahin.com/tr/?haluk_sahin=makaleler&makale=3121

Aslında Sanlıman’ın rektifiye edilmiş kalbinden konuşacağız ama, söz oraya bir türlü gelmiyor. Gelmiyor, çünkü Sarıkamış’tan konuşuyoruz.
Yakın tarihimizin belki de o en korkunç trajedisinden… Sarıkamış Dayanışma Grubu’nun kurucusu Bingür Sönmez’in bu konuda anlatacağı o kadar çok şey var ki. Yaptıkları, yapacakları, yapabilecekleri… Rus arşivinden elde edilmiş Sarıkamış resimlerine geliyor söz. Prof. Sönmez bize arka odayı işaret ediyor. Oraya geçiyoruz. Dünyanın en başarılı kalp cerrahlarından birinin hastane odasının arka bölmesinde ne görmeyi beklersiniz? Mikroskoplar, anatomik heykeller, tıbbi gereçler değil mi? Hayır, duvarları kitaplar ve belgelerle dolu bir tarih mutfağı çıkıyor karşımıza. Hepsi Sarıkamış trajedisiyle ilgili.
Hepsi Bingür Sönmez’in inanılmaz çabası ve özverisiyle elde edilmiş. Hamasi bir proje değil onunkisi. Öyle olsaydı devlet kurumları ve üniversiteler çoktan yapmış olurdu. Vicdani bir proje. 1914-1915 yıllarında Sarıkamış harekâtı fiyaskosu sırasında Allahuekber Dağları’nda donarak ölmüş 100 bine yakın gariban çocuğun anısını saygıyla anmak için başlayıp, dalga dalga büyüyen bir proje…

Prof Dr. Haluk Şahin

Sarıkamış resim oldu

Sarıkamış konusunda Enver Paşa sansürünün ta günümüze dek uzanan karanlığını delenlerin başında ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez gelir. O bir enstitü gibi çalışmış, bu konuda çok şey yapmıştır.
Resim sanatımızın yüzaklarından Tayfur Sanlıman, Sönmez’in neşteriyle hayata yeniden bağlananlardandır. Bu serginin doğuşunda, kalbini açtığı doktora minnet duygusu vardır. Ama, kapsamıyla bir teşekkürün çok ötesine geçip, bir sanat olayına dönüşmüştür. Tayfur Sanlıman’ın o büyük trajediyi bize kemiklerimize kadar ürperterek hissettirdiği bu sergisinin sanat dünyamızda bir benzeri yoktur. Bu birikim, olsa olsa, büyük İspanyol ressam Goya’nın Fransız işgali sırasında 1808’de yaptığı savaş resimleriyle karşılaştırılabilir. Aradaki fark: Goya’nın o ürkünç resimlerinde silah seslerini ve haykırışları duyarız. Tayfur Sanlıman’ın Sarıkamış resimlerine ise buz mavisi bir sessizlik hâkimdir. Titreriz.

tayfursanlimantablo1

Belkıs Soran

Bütün bu yıllar boyunca hep dostça, ağabeyce babaca sardığı ve o kocaman yüreğine yerleştirdiği “insan” ile yüce bir serüvene atıldı, durmadan dinlenmeden o ince denklemi aradı ve oradan bütün yapıtlarını saran o büyülü ışığa kavuşmaya çalıştı. Tayfur Sanılman’ın yapıtlarına baktığımızda sanatçının ‘702li yıllardan bu yana üç belirgin dönemden geçtiğini anlıyoruz. Devamlı bir arayış içinde olan sanatçının bu arayışının her devreye değişik biçimlerde yansıdığını, fakat bütün bu süreç içinde asıl hedefi olan ışığı hiç kaybetmediğini görüyoruz. 20 yılı aşkın bu dönemin ilk diliminde yapıtlar bize insanlığın ışığa kavuşma çabasındaki umutsuzluğunu yansıtmakta, fakat aynı zamanda , doğasına, evrene yabancılaşmış kişinin kendine çizdiği bu kaderi hüzünlü ama dingin kabullenişini göstermekteydi…

Bir süre sonra sanatçının Amerika’da açtığı sergide “insan”ın bu dönemi yansıtılacak ve şöyle bir ses getirecekti: ” Tayfur Sanılman, fiziki boyutu ile kozmik sistemin içinde bir zerreden küçük olan ‘insan’ı eserlerinde, mutsuzluğa sürüklenirken, acı içinde göstermektedir. Fakat kendi kendini boğan insanlığın bu haykırışını, sanatçı yapıtlarında ustalıkla kullandığı bir gizemli ışık hüzmesi ile aydınlatarak, onlara son bir umut sunmaktadır.”

İkinci diliminde ise sanatçı, arayışını yüce dengenin ve hiçbir zaman alt üst edilemeyecek denklemlerin üzerinde yoğunlaştırmıştı. Kendisini, Mevlânâ’nın “Cihanın canını aramak” dediği, deişen dünyadaki mutlak yasayı hissetmeye adamıştı ve evrenin düzenini, geometrisini, sessiz yüce simetrisini resimlerine yansıtmaya çalışıyordu.

Tayfur’un üçüncü dönemi diyebileceğimiz sergisinde ise, “insan” başka bir boyuta uzanmakta. Artık bir süre önce kendini evrenin dışına atmış olan yapayanlız insanın yerini, şimd, yüce ışığına doğru kendi yolunu açabilem kutsal insanın aldığını görüyoruz. Bütündeki yerinin bilincine varan insanı, evrenin onu nasıl bağrına bastığını hissediyor, astral hafifliğince bütüne , büyük enerjiyi kutsal ışığa çekilişini izlerken, ayinlerdekine benzer tek vücut oluşu algılıyoruz. Bu sihir bizi de sarıyor ve izin vereni içine alıp götürüyor.

Resimlerine her zaman büyük bir titizlikle eğilmiş olan sanatçının göz kamaştırıcı ışığı bir zerrede nasıl yoğunlaştırdığını görmek çok heyecan verici. O zerreden fışkıran ışığı sanatçı, güçlü tekniği ile resme yayarken, kendini açan her nesneyi aniden parlatıp eritiveriyor. işte bu yumuşaklık içindedir ki, daha önce duyulmamış bir sessizlik yayılıyor etrafa… Ve renkler kimliklerini kaybedip tanımlanamaz bir birleşimi oluşturuyorlar. Bir de ışığın renge bölündüğü resimler var. Fırçanın hızla, fırtına gibi hareket ettiği resimler. Onların müziği ise bambaşka; parça parça, ateş gibi, coşkun maviler, rüzgârda savrulan yeşiller gibi. -Yerin, göğün, dünyanın sesi bu – Birbiri ile çarpışan, hırçın, coşkulu, fakat dostluklarını hiç yitirmeyen renkler ve sesler…

İşte artık izleyici çok özel bir serüven beklemekte : Bu cümbüşten sonsuzun sessizliğne sürüklenmek, oradan geri dönmek, gönlünce coşup dalgalanmak, bu ikilemin ritmine kendini bırakıp gitmek….  Sanatçı bir çırpıda mı çıkarıyor bu yapıtları, yoksa çok uzun bir süreç içinde mi oluşuyorlar, ayırması zor ama serüveninin bir ölüm kalım savaşı olduğu kesin. Tayfur’un her an kendini denemekte ve evrene, doğaya, karşısına geçtiğinde yüce derelere, insana ve sanata olan saygım beni her zaman titretmiştir. Resme her başlayışım bir ıstırap olmuştur; her an acaba buna layık mıyım, başarabilir miyim tedirginliği içinde uzun bir süre oturup beklemişimdir. Kahveye sigaraya sarılıp gene beklemişimdir. Bu korku doğum korkusu gibi kutsal bir korukudur Sonra bir an gelmiş, örneğin hayalini kurduğum bir moru tuvale atıvermişimdir…

Ondan sonra kimse , ben bile tutamamışımdır artık.’dediğinde, evrenle, nesneyle, herşeyle bütünleşiyor Tayfur… Böylece ” büyük enerjinin” içinde olduğunu hissediyor ve bu büyük sorumluluğu saygı ve sevgiye üstleniyor. Ve artık anlıyoruz ki, düşüş çizgisinin son noktaya vardığı devrimizde , aynı zamanda bütün ışıkların birleştiği yepyeni bir çağa uzanışın da hazırlındığı, daha önce hiç denenmemiş yepyeni bir duyarlılığa geçmesi beklenen sanatçının sorumluluğu ve görevi herzamankinden daha da yüceliyor. Bu yazıdaki her hüküm zamanın değiştiği gibi bir gün değişebilir ve bundan daha başka şeyler şöyleyebilirim. Gerçek o ki Tayfur son resimlerini gösterip “şunlara bir bak Belkıs” dediğinde , yukarda yazdıklarım oluştu… Ve hiç azalmayacak “ışığa” dokundum.

Çağdaş Türk sanatçıları Almanya’da

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2001/09/22/31805.asp

Hürriyet 21 Mart 2009 (Aşağıdaki habere tıklayarak büyük halini görebilirsiniz)

tayfursanlimanhurriyet

PAYLAŞ: