Sayha | Kentin Gizemi


25 Oca, 2009 | Yazar: SÜLEYMAN SÖNMEZ | 4.023 kez okundu | 9 yorum | Kategori: Hikayeler | Etiketler: , , , , , ,

Cipin arkasında kazı araçları takırdıyordu. Yol bozuktu. Ben ve kameraman Hasan arkadaydık. Arkeolog Melek Hanım önde şoför yanında oturuyordu. Uçakla İstanbul’dan geldiğim halde kendimi yorgun hissediyordum. Erzincan’dan ayrıldığımızdan beri toprak bir yolda sarsılarak ilerliyorduk. Kazı alanına gelmemize fazla kalmamıştı. O an bilmiyordum ama dünyanın en ürpertici keşiflerinden birisini yapmak üzereydik.

sayhakentingizemi Sayha | Kentin Gizemi
Fotoğraf: rosemanios | Creative Commons lisansı ile kullanılmıştır. Tasarım: Süleyman Sönmez

Melek Hanım iner inmez jandarma komutanına doğru gitti. “Bir şey alabilmişler mi?”
Binbaşı hemen elini uzatıp “Hoşgeldiniz” dedi “Hayır, alamamışlar. Birşey alabileceklerini de sanmıyorum.” Melek hanım güneş gözlüğünü indirdi. “Anlayamadım Binbaşı…”

Adam canı sıkkın bir ifadeyle kaçak kazı alanını gösterdi. “Şurası, gelip kendi gözlerinizle görün.” Hasan omzuma dokundu “Abi, Biz gitmeyelim. Burada bekleyelim.” Yüzünde korkmuş gibi bir ifade vardı.

“Neden Hasan? ”
“Abi yatır matırdır? Kazmışlar gitmeyelim. Melek Hanım baksın” dedi.
Tavrı hiç hoşuma gitmedi. “Hasan ne yatırı? Herifler hazine avcısıymış. Hazine ararken arkeolojik bir yerleşimi açığa çıkarmışlar. Ne yatırı? O zamanlar evliya mı vardı? Boşuna mı geldik buraya oğlum. Süper haber olacak demiyor muydun uçakta?”
Hasan pek rahatlamışa benzemiyordu. “Öyle deme abi. Her devirde evliya vardır. Adı başkadır belki…”

“Ya Hasan Allah aşkına kalıbından utan. Yürü ya. Seni boşuna mı getirdim? Fotoğraf çekeceksin. Kameranı da  ayarla. Hayret bir şey ya…”

Kazı bölgesinde 20 jandarma eri toprağı genişletmeya çalışıyordu. Yanlarında getirdikleri küreklerle saatlerdir uğraştıkları belliydi. Binbaşı mola vermeleri yönünde astsubaya işaret verdi. Askerler gidince Melek Hanım’ı çukura indirdiler. Ben de peşinden indim.

Çok kalın bir taş duvar vardı zeminde. İçinden bir taşı çıkarmaya çalışmışlardı ama başaramamışlardı. Her bir taş tuğla gövdemin yarısı kadardı. Melek Hanım “Tuhaf” dedi. “Bu çeşit duvar örgüsü. Çok tuhaf”

Binbaşı yılların arkeologuna merakla sordu “Neden, Melek Hanım?”
Blok taş parçalarının birleşme yerlerini gösterdi. “Harç yok. Bu parçalar birbirine geçmiş. Bu tarz yapıyı sadece Amerika kıtasındaki bazı binalarda gördüm”

“Ne tür binalarda?” diye sordu binbaşı. Melek Hanım bir saniye kadar tereddüt edip. “Maya piramitlerinde” dedi

Hasan’a dönüp fısıldadım. “Kaydediyorsun değil mi? “Evet abi” Korkusu geçmiş gibiydi. İşin heyecanı onu da sarmıştı.

Sonra çukurdan çıktık. İş makinesi gelmesi için Karayolları’nı aramışlardı. Bir iki saate buraya ulaşabilirdi.
Melek Hanım, Binbaşı ve Hasan’la birlikte askerlerin kurduğu bir çadıra girdik. Sıcak çay ve biraz kumanya ikram ettiler bize. Binbaşı kaçak kazı yapan adamların yakalanamadığını söyledi. Ama bölge aranıyordu. Bir süre taş duvarın arka tarafında ne olabileceğini konuştuk.

Sonra dışardan sesler geldi. İşçiler gelmişti. Askerler işçiler ve birkaç meraklı köylü çukura indiler. Sonunda taş duvarı kırmak için matkap getirmeyi akıl etmişlerdi. Daha grayderler yoldaydı. Birkaç dakika sonra matkapların sert sesi ile taş duvardan bloklar kırılmaya başladı. Melek Hanım büyük bir merakla çukura bakıyordu. Kırılan parçalar elden ele geniş çukurdan çıkarılıyordu.

Sonra birden “Hooop!” diye bağırdı işçilerden birisi. Matkap boşa çıkmıştı. Bir dehlize ulaşmışlardı.
Melek Hanım hemen bağırdı. “Sakın içeri girmeyin. Böyle çukurlarda gaz birikebilir. Havasızlıktan boğulabilirsiniz. ”

Binbaşı taş duvardaki boşluğu genişletmelerini istedi. Hasan yatırı falan atlamış, çukura girmiş, içerideki dehlizi çekmeye çalışıyordu. Saatlerce çalıştılar ve iki insanın girebileceği bir boşluk açıldı.

O arada gece oluyordu. Kazı alanına nöbetçi askerler bırakıldı. Sonra en yakın köye doğru yollandık. Muhtar bizi karşıladı. Yemek ikram ettiler. Binbaşının talimatıyla pek birşey anlatmadık. Sonra günün ışımasıyla kazı alanına geri döndük.

Karşımızda büyük bir dehliz vardı. İçeri 5 asker girdi. Duvarları aydınlatmak için el fenerleri geldi. Dehliz yer altından gidiyordu. Bir asker “örgüt işi falan olmasın?” dedi. Arkadaşı “olur mu be şu taşlara bak” dedi.

Melek Hanım “önce ben girmeliyim” diyerek öne geçti. Ortayaşlıydı ama yaşının üstünde bir çeviklikle dehlize süzüldü. Biz de peşinden girdik. Bizimle halen konuşmuyordu. Resmen mikrop muamelesi yapıyordu. “Haberci istemiyorum” demişti ama Kültür Bakanlığı bizim de olmamızın gerekliliğini ikna etmişti sanırım. Her neyse biz de peşinden indik. Dehliz taştan bir koridor boyunca gözümüzün seçemediği bir karanlıkta gidiyordu. İlk dikkatimi çeken içeride ne bir böceğin, ne bir örümceğin, hatta tozun bile olmamasaydı. Sanki taş duvar burayı tamamen kapalı tutmuştu.

Adım adım ilerlemeye başladık. Askerler önümüzden gidiyordu. Silahları ellerindeydi. Güçlü bir projeksiyon arkamızda parlıyordu. Sonra dakikalar boyunca yürüdükten sonra şaşırtıcı şekilde koridor aşağı doğru gitmeye başladı. Havasız değildik ama klostrofobik bir etki hepimizde başlamıştı. Bir asker söylendi. Sonra neden sonra birden bire koridor bitti. Karşımızda duvar vardı. Melek hanım yaklaşıp bir el fenerinin arkasıyla duvara vurdu. Sesi dinledi. “Bunun arkası boş” dedi. Binbaşı 4 askeri kazma almaları için yolladı. Birazdan geldiler ve dikkatlice ince duvarı yıktılar.

Binbaşı dudaklarını ısıran Melek Hanım’a fısıltıyla sordu. “Melek Hanım bu hangi medeniyet?”

Kadının verecek cevabı yoktu. Ama bunun yerine “Birazdan anlarız” dedi.

Duvarın arkasına geçtiğimizde şaşırtıcı bir ışık duvarlardan gözlerimize ulaştı. “Fosfor” dedi bir asker. Binbaşı “Gel oğlum” dedi. Genç asker koşup geldi. “Emret Komutanım.”
“Ne dedin oğlum?”
“Fosfor komutanım duvarlarda fosfor var. Fosforla aydınlanmışlar. Ama şimdiye bitmeliydi nasıl bu kadar zaman dayanmış anlayamadım. Sivilde jeoloji mühendisiyim komutanım.”

Melek Hanım kafasını salladı. “Yeni mezun musun bilmiyorum ama fosfor olsa çoktan alev alırdı ve biz de zehirlenirdik. Ancak beyaz fosfor parlar ve o da şişede su içinde tutulur. Bu fosfor değil” dedi. Asker utanarak çekildi.

Birbirimize baktık. Fosfor gibi birşeyle aydınlanan bir uygarlık. Koridor dümdüz ve kimliksiz yapısıyla devam ediyordu. Dakikalardır yürüyorduk ve hava karşıdan esiyordu. Bu yolun bir çıkışı olmalı diye düşünürken birden karşımızda büyük bir salon bulduk. Ve yerde iskeletler vardı.

Bakın anlatırken kendimi katmayı sevmiyorum. Haberciyim sonuçta ben. Ama çok korkunçtu. Bir sürü iskelet. Üst üste ölmüşlerdi. Salonu geçtik. Melek Hanım birkaç dakika iskeletlerin takılarını inceledi. “Asurlular..” dediğini duydum. “Ama onlar buraya kadar gelemedi ki. Burası hep Urartularındı..”

Sonraki odada duvarlarda aslan rölyefleri ve kabartmaları vardı. O odayı da geçtik. Yeni odada kılıçlar ve çeşitli silahlar içinde ölmüş insanlar gördük. Ve o garip çatlakları da ilk kez orada gördük.

Melek Hanım bizi durdurdu. Askerler kadar, biz de ürkmüştük. İskeletler paramparça olmuştu ve kırıldıkları yerde duvarlarla taban da kırıktı. “Bu nasıl birşey?” dedi binbaşı. “Bu nasıl bir silah ki insanları parçalayıp duvarları yıkmış?”

İki askeri ışık almaya yolladı. Melek Hanım, dönmemiz gerektiğini işaret etti. Hava çok azalmıştı. Hepimiz bunalmıştık. Bir iskeleti iyice çekmemizi istedi bizden. Hasan her açıdan parçalanmış iskeleti videoya aldı.

Sonra geri döndük. Akşama dek video kaydını cipteki mini TV’de bir kaç kez izledik. Binbaşı üstlerine bilgi verirken Melek Hanım da Kültür Bakanlığı’ndan yetkililere haber verdi. Biz haberi hemen merkeze göndermek istiyorduk. Fakat Binbaşı şu an çıkamayacağımızı söyledi. Bugün gördüklerimiz herhangi bir olay değildi. İçişleri Bakanlığı’ndan bir uzman grubu geliyordu. Videoya el konulacağını söylediğinde şaşkınlıkla donakaldık. “Biz basınız Binbaşım. Haber yapmak için geldik”
Binbaşı başını salladı. “Aşağıda ölenleri gördünüz değil mi? Bırakın önce uzmanlar olayı incelesin. Sonra bir daha konuşuruz.”

Kamptan çıkamayacağımızı anladık. Daha gece olmadan önce kampa iki kamyon geldi. İlk kamyon malzemeyle doluydu. Işıklar, tırmanma ipleri, hava tüpleri, komprosörler büyük arazi çadırları kumanya…

İkinci kamyondan özel birlikten askerler indi. Bölgenin hemen dışına yerleşip nöbet tutmaya başladılar.

Bu olup bitenleri anlayamadığımı ifade etmeliyim. Melek Hanım bizi bir kenara çekti. “Bugünkü çekimi bir yere yollamak zorundasınız, yoksa burası bir patlayıcı ile kapanır gider.”
Hasan “Neden?” diye sordu. Melek Hanım, “İzleri görmediniz mi? Kafanız yok mu sizin?” diye sordu.
Şaşkın bakışlarımızı görünce açıkladı. “Resmi tarihe göre Asurlularla, Urartular komşuydu. Milattan önce binli yıllarda. Ama Erzincan özellikle buralar Urartularındı. Oysa bu bina Asur yapımı. Aşağıdaki adamların takıları Asur medeniyetine ait. Daha kötüsü ölenleri neyin öldürdüğü belli değil. Hiçbir kılıç yeri öyle kıramaz. Her yer kılcal kırıklarla dolu. Bilmediğimiz çok büyük birşey olmuş. Bu haberin duyulmasını istemezler”

“Kim?” dedim. Melek Hanım onu tanıdığımdan beri ilk kez korku belirtisi gösterdi. “Lütfen, çektiğiniz kasedi bir yere götürün. Sessizce ve hemen!”

Hasan “Ben giderim abi” dedi. Kampın yanına kadar uzaklaştı. Ufak tuvaleti varmış gibi nöbetçiyi geçti. Uzaktan gidişini seyrediyordum. Sonra Hasan gözden kayboldu. Herhalde köy yoluna dönmüştü. Fakat Hasan o gece geri dönmedi.

Ertesi sabah kaygıyla uyandım. Herkese Hasan’ı sordum ama gören yoktu. Binbaşı köyü aradı ama dün köye gitmemişti. Öğleye doğru yabancı bir arkeoloji ekibi kampa geldi. Amerikalı ekip hemen kazı alanına yöneldi. Ben halen Hasan için kaygılanıyordum. Cep telefonlarımız çalışmıyordu. Sinyal bozucu bir alet bizi alanda iletişimsizliğe mahkum etmişti.

İki gün sonra Melek Hanım’la birlikte Amerikalı ekibin bilgisayarlı sismik tarama yapacağını duyduk ve izlemeye gittik. Her yere sismik çubuklar saplanmıştı. Görüntü ekrana geldiğinde herkesin nefesini kesmişti. Tam altımızda devasa bir ziggurat vardı! Biz tepesinden girmiştik ve aşağı doğru katlarca gidiyordu. “Aman Allahım” dedi Melek Hanım “Bu bir Asur piramidi.” Amerikalıların hayreti de çok büyüktü.

Böylece Binbaşı bizim de keşifde yer almamız gerektiğini ısrarla söyledi. Bu akşam iç işleri bakanlığı bizim Türk ekibi de gönderecekti. Çok sıradışı bir buluşun heyecanı kampı sarmıştı. Bense Hasan’ı görenin duyanın olup olmadığını defalarca sormama rağmen cevap alamıyordum ve gözle görünmez hapishanenin duvarları içinde kalakalmıştım.

Yeniden dehlizde giderken Hasan’ın başına bir iş geldiğine emin olmuştum. Korkuyordum. Belki de onu öldürmüşlerdi. Belki beni de öldüreceklerdi. Sadece burayı gördüğüm için mi anlamıyordum. Halen neden önemli olduğunu da anlamıyordum.

Böylece aşağı doğru uzanan uzun koridoru, geniş salonu ve binlerce yıl önce ölmüş askerlerin olduğu odayı geçtik. Bu seferki oda anlatılması imkansız bir görüntüyle doluydu. Sanki duvarlarda büyük bir gölün su dalgalarını izliyordum. Tüm duvarlar tabanlar birşey kazımışçasına dairesel yarık izleriyle doluydu. Böylece bu izleri takip etmeye başladık. Kattan kata geçiyorduk. Her kat ölmüş insanlarla ve bu garip duvar iziyle doluydu. En sonunda taban katına ulaştık. Binanın havalandırma sistemi kusursuzdu. Nasıl oluyorsa
ziggurata girdiğimiz yerdeki hava rüzgarlar oluşturuyor binayı dolaşıyordu. Böylece doğru dürüst birşey bulamadan geri çıktık.

Akşam saatlerine doğru içişleri bakanlığından sert görünüşlü insanlar geldi. Amerikalılarla Melek Hanım’la,  Binbaşı ile ve benimle nazik ama ısrarcı bir tonla konuştular. Aslında sorgudan geçiriyorlardı. Onlara Hasan’ı anlattım. Birşeyi olmadığını İstanbul’a döndüğünü söylediler. İçimden bunun yalan olduğunu düşündüm.

Üç gün sonra sismik çalışmalar sonucu bir kentin üstünde olduğumuz ortaya çıktı. Ziggurat tek yapı değildi. Zigguratın dışı evlerle yapılarla doluydu ama tümünün üstünü toprak örtmüştü. Şehri ortaya çıkarmak yıllar alacak uzun bir işti. Melek Hanım “Bizim de görmemiz lazım” dediği için koşarak sismik dalgaları kaydeden bilgisayar ekranlarına gittik.

Görüntü çok şaşırtıcıydı. Binalar bir deprem dalgası üzerlerinden geçmiş gibi iç içe halkalar halinde geriye doğru parçalanmışlardı. Ve depremin kaynağı şehrin ortası gibi görünüyordu. Melek Hanım’ın kulağına fısıldadım. “Deprem mi olmuş burada?” Başını olumsuz anlamda salladı “Deprem dalgaları böyle izler bırakmaz.” Şehrin tam ortasındaki bir yeri gösterdi. “Orada birşey olmuş ya da…” Yüzü bembeyaz olmuştu. Amerikalı bir arkeolog nazikçe ekrandan uzaklaşmamızı istedi. Sadece birisinin özel bir telsizle “Total Destruction…” dediğini duydum…

Ve halen ne olup bittiğini bilmiyordum. O gece Melek Hanım beni kenara çekti. Elime bir kağıt tutuşturup gitti. Kağıtta sadece el yazısıyla “Sayha” yazıyordu.

Hiçbir şey anlamadan defalarca baktım. Yakınımda kullanabileceğim bir bilgisayar olsa araştırabilirdim.
Ama yoktu. Kağıdı çiğneyerek yuttum.

Sonra bizi kamptan götürmek üzere bir cip geldi. Melek Hanım yoktu. Nerede olduğunu sordum. Kendisinin çalışmalara devam ettiğini, kazı alanında olduğunu söylediler. Beni havaalanına götürdüler. Sonra İstanbul’a döndüm. Hasan geri dönmemişti. Yazıişleri kovulduğumu belirten bir zarfla karşıladı beni. Hiçkimseyle görüşemedim. Olan biteni yazamadım. Bir kaç arkadaşımı aradım çok önemli bir haber olduğuna dair. Hiçbirisi geri dönmedi. İlgilenmediklerini söylediler. Ne olup bittiğini anlamıyordum. Böylece bilgisayarın başına geçip “Sayha” kelimesini arattım. Tüylerimi ürperten sayfalar buldum. Korkunç titreşimli bir ses. Yankısı olmayan doğrusal bir ses. Karşıma çıkan arama sonuçları sadece kutsal metinlerden cümlelerdi ama orada binlerce yıl önce neler olduğunu anlamama yettiler.

SAYHA ▼

Yazar: Süleyman Sönmez
Bu yazıda anlatılan olayların gerçek kişi, kuruluş ve olaylarla ilgisi yoktur. Bilimkurgu yazını olarak yazılan bu eserin tüm hakları yazara aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve sanatsal çalışmalarda kullanılamaz.

Süleyman Sönmez
SÜLEYMAN SÖNMEZ

Paylaş           

Kaliteli, Uygun Fiyatlı 3D Gözlük Satın Almak İçin Tıklayın

Plastik, kaliteli, spektrumu doğru ve dayanıklı 3d gözlükler,
3. boyut keyfinizi arttıracaktır. Kişiye özel, temizlenebilir hafif ve estetik tasarımlıdır. Çeşitli renklerde gözlüklerimiz bulunmaktadır (Red/cyan, colorcode light, red/green...) Tıklayıp ürünleri inceleyin.





“Sayha | Kentin Gizemi” makalesi için 9 yorum yapıldı.

  1. Numan Arda Çebi

    Süleyman üstad, yüreğine sağlık, etkileyici ve merak uyandıran bir öykü olmuş. Bir çırpıda okuyuverdim. Ayetlerle desteklenmiş olması da önemini ve ilgiyi artırıyor.

  2. Süleyman Sönmez

    Numan, çok teşekkür ederim. :)

  3. TEAkolik

    Dostum hepsini bir kitapta birleştirsen? Bence harika olur. İyi tutulacağına da eminim. Ellerine ve hayal gücüne sağlık )

  4. Muge Cerman

    Üstadım;
    Yine bir nefeste okudum. Hatta nefes almayı unuttum da denebilir. Ama böyle olunca TV dizisi gibi elim böğrümde kala kalıyorum. Kitap gibi olsun, kısa öykü olmasın, uzun uzun okuyabileyim. Ellerin dert görmesin, teşekkürler yazmaya devam ettiğin ve bizlerle paylaştığın için.
    Sevgi ile kal…
    Hamiş: Seni tanımayan çevrimdışı dostlarıma anlatmak için “Türkiye’nin Asimov’u, Chricton’u, Koontz’u, King’i aslında, ama sakin bir hayatı tercih ediyor sanırım” diyorum.

  5. Süleyman Sönmez

    TEAkolik bu ara herkesten duymaya başladım. Hatta genelde yazdıklarıma burun kıvıran kardeşim bile :) Kitap halinde yazdıklarımı yayınlamak giderek yaklaşıyor.

    Müge Abla, roman da yazıyorum :) Ama yayınlamıyorum. Tek farkı bu. Burada yayına aldığım hikayeler çoğunlukla duygusu, anlatımı, bilgisi yoğun, akıcı olması hedeflenen ve özellikle her bir hikaye ayrı bir dünyayı, zamanı olayı anlatsın diye verilen öyküler. Birçok kısa öykü yazdım. Sadece çarpıcı olanları sunuyorum. Türkiye’nin Asimov’u King’i olmak çok büyük övgüler. Ama bu övgüleri duymak ne kadar mutlu etse de nesnel bir bakışla bakarak diyorum ki, “tamam geliyorum sıkı geliyorum” ama daha bayağı yolum var ablam :)

  6. Uğur Samsa

    Yolun açık olsun o zaman Süleyman abi :)

  7. Ali

    Abi ben yeni takipcilerindenim. Seni tanımak ve öykünü okumak bir zevkti. Takipçin oldu bilgine :)

  8. Durukan Duru

    Süleyman Bey, bu öyküyü kesinlikle roman haline getirmelisiniz. Da Vinci Şifresi gibi yankı getirebilir doğru reklamla. Ardından filmi çekilir, devam kitapları yazarsınız, onların da filmi çekilir, hatta bunlar sayesinde yöreye arkeolog ve turist akını bile olabilir.

  9. ahmet

    Süleyman Bey ben Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi filmleri görünce bizim binlerce yıllık tarihimiz var ama bırakın böyle film çevirmelerini bu tür roman yazarlarımız bile yok diye üzülürdüm. Şimdi sizin yazılarınızdan birkaçını okudum hoşuma gitti öncelikle çocuklarımızı ve gençlerimizi düşünmeye, araştırmaya sevk etmesini sevdim. Başarılarınızın devamını dilerim saygılar.

Yazı Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?
Eklemek İstediklerinizi Aşağıya Yazabilirsiniz









Additional comments powered by BackType




Güneşin Tam İçinde, özenle hazırlanıp araştırılan, yüzlerce orijinal yazı ve görselden oluşuyor. Dilerseniz ana sayfamıza göz atın, arşivimizden seçin ya da aşağıdaki kutuda aratın.

İyi okumalar, keyifli dakikalar :)



Google
 
      Alıntı, Telif, Creative Commons nedir?


Daha fazla konu görmek için tıklayın >

GÜNEŞİN TAM İÇİNDE

Süleyman Sönmez Merhaba, adım Süleyman Sönmez blog siteme hoş geldiniz. 2006 yılında kurduğum kültür sanat, eğitim, bilgisayar teknolojileri, fotoğrafçılık, bilim ve sinema başta olmak üzere 848 konu, 5,657 yorum ve 30 kategori içeren, blog ödülleri yarışmasında kültür sanat kategorisinde Türkiye birinciliği olan, basında, televizyonda ve radyoda pek çok kez tanıtılmış orijinal içerikli sitedir.

Sitedeki görsel ve yazılı eserler iletişime geçip yazılı izin alınmadan kaynak belirtilse dahi "alıntı" adıyla kullanılamaz. Site, tasdix zaman damgası ile korunmaktadır.



Güneşin Tam İçinde Facebook'ta siz de katılın!






SON YORUMLAR:



  



DİĞER WEB SİTELERİM


* Mihrace.NET * 3d Gözlük * Cizreli Ebu’l-iz * Sunosphere * Büyükler Giremez * Süleyman Sönmez


RSS Abonelik İçin Tıklayın