Tarihteki modern fobilere bir yenisi eklendi. Followerphobia. Seni çılgınca takip eden, söylediklerini tekrar yollayan +1leyen,beğenen o sessiz kalabalık. Tanrım geceleri o dehşetli kalabalığın beni sardığını görüyorum. Hani Matrix’teki Ajan Smith’in tüm şehri ele geçirdiği ve tümünün Neo’yu sardığı o sahne gibi!


Sosyal Medya’nın gelişimi forumlarla başladı desek yanlış olmaz. Bir dönem forum sitelerine üye olur belli kategorilerde yazılan yazılara karşılık verilir, insanlar bilmediklerini sorar cevap alır, bazen de bir filmi olayı tartışırdı. Ancak bir türlü genele yayılamadılar. Daha çok, bilgisayardan anlayan ve sosyal hayatına renk katmak isteyenler için geçerliydiler. En belirgin farkları isimlerin gizli olmasıydı.

Öyle ki kendi ismiyle yazanları reklam yapan, kendisini öne çıkaran tuhaf insanlar olarak görürdük. Konuya cevap yazmak ve anonim bir lakapla yazmak daha önemliydi. Kimse sana neden şu yazıda şu politik görüşte yazdın, neden bunu yaptın demezdi. Ancak iş trollük denen o çılgın hale de gelemezdi. Yani sağa sola küfreden yaralamak için yazanları anında yola getiren, “trafik polisleri kutsal Adminler ve Editörler ordusu” olurdu.

Biri bir yazıyı şikayet etti mi, o kişi bir uyarı alır, sonrasında hesabı şutlanır “ban”lanırdı. Bu haliyle kontrollü ortamda dil ve imla kurallarını doğru dürüst uygulamayanlara para cezası veren Malina ablamızı anmalıyım. Şimdilerde kendisini Vildan Abla ismiyle Doğa İçin Çal ve Ağaçlar.Net projelerinde takip ediyoruz.

Sonra bu disiplinli forumların Google reklamları ve özel reklamlarla kazanç sağladıkları, prestij sağladıkları görülünce klonları / daha teklifsiz konuşmaların olduğu forumlar geldi. Forum sahipleri korsan şekilde yazılımların, müziklerin paylaşılmasına izin verdi. Bu süreç telif haklarının öne çıkması ile “linkleri görebilmek için üye olmalısınız” ve “teraziye tıklayın” “emeğe saygı” gibi kalıplarla sürdü.

Ardından bloglar gelince blog yazarları daha etnik bir kitle şeklinde birbirlerini okumaya ve aklı başında nitelikli yorumlar yazmaya başladı. 2005-2009 yılları arası blog yazarlığının ülkemizdeki altın yılları oldu. İnsanlar sevdikleri için yazdı. Reklamdan kazanmak için yazdı. Arkadaş edinmek için yazdı. Ötekilerin hayrı için bildiklerini aktarmak için yazdı. Bu sayıca binleri onbinleri bulan blog kitlesi zamanla yaptıklarının, emeklerinin bilinmesini istedi. Bu bir kırılma noktasıydı. Ekşisözlükte lakapla istediklerini yazabilirken, şimdi isme yönelmek, başta herkesi utangaç bir “site hakkında – Yazar hakkında” sayfası hazırlamaya itti.

Başlarda kimse fotoğraflarını koymak istemedi. Özel hayatından bahsetmek istemedi. Ama en azından “şu yazıyı yazan şu kimsedir” densin istedi. Blog yazarlarının temkinli dışavurumu, ne kadar çok okundukları ve ne kadar çok yorum aldıklarına göre mutluluk kaynağı oluyordu. Blog yazarı mütevazı heyecanlarıyla yayını sürdürürken, sosyal medyanın yeni yüzünün patlamasına sert bir şekilde yakalandı.

Facebook, Twitter, Myspace, Linkedin, Tumblr, Google Plus … (Tüm sosyal medya siteleri listesi için tıklayın http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_social_networking_websites )

Görsel: Bizarrocomics.com

Bu devrimde aslında genelde es geçilen bir unsur var. Akıllı cep telefonları ve 3G – Wi-Fi gibi kablosuz Internet erişim ağları… Sosyal medya devrimi, sadece bilgisayar ve notebook ile kalsaydık gerçekleşemeyecek bir unsur olurdu. Sosyal medya olabilmesi, her an elimizin altında olabilmesine Facebook’ta hemen cep telefonu ile çekilen fotoğrafların paylaşılabilmesine, twitter ile anında o an olan bir şeyi takipçilerimize bildirebilmemize bağlıydı. Sosyal Ağların gelişi kişisel ve özel kabul edilebilecek ev içi halleri, yenilen yemekleri, sevgilileri, gidilen filmleri, görülen tatil beldelerini milyonların önüne serdi.

Blog yazarları bu akış karşısında büyülendiler. Öncelikle birbirlerini merak ediyorlardı. O sırada medyanın iletişim devleri ve pazarlamanın uzmanları ile her konuda birinci sınıf uzman sosyal medyada yerini aldı. Sanki söylenecek tüm sözler söylenmiş, biri bir şey söyleyecekse de Internettekinden daha da büyük hayran kitlelerine sahip medya devleri söyleyebilirdi.

Zamanla blog yazarları bir ürün tanıtımında hatırlanan, arada “aa senin de mi blogun var benim de var” şeklinde hafife alınan, bazen Google’da aranırken bulunan hale geldi. Binlerce blog yazarı yazmayı aniden kesti. Artık sosyal medyada bir iki altın vuruşluk cümle yakalamak ve akışın içinde “Harikasın, süpersin!” nidalarını almak özellikle takipçi sayılarını kabartmak benlikleri beslemeye yetiyordu. Hatta hiçkimseyi takip etmeyen ama binlerin takip ettiği kişiler en “cool” kabul ediliyordu.


Görsel: Bizarrocomics.com

Yıllarca böyle sürdü. Sürekli yazıldı yazıldı. Öyle ki çocuğunun doğum anından, büyümesine, dün başına gelen trafik kazasından, bugünkü toplumsal soruna, hatta bazı dostlarımızın yaşamdaki son aylarına bile şahitlik ettik. Hani derler ya beraber ağladık beraber güldük. Bazen gerçek dünyadaki toplantılarda, partilerde, konferanslarda birbirimizi bulduk.

Zamanla sosyal ağların işleyişi özelleşti. Tek yanlı basın bülteni gibi bir yayın isteyen Twitter’ı mesken tuttu. Arkadaş edinmek video paylaşmak isteyen Facebook’tan şaşmadı. Büyük firmalar da reklam kampanyalarına özel Facebook Sayfasını olmazsa olmazlar arasına aldı. Hatta bu işin uzmanları ortaya çıktı. Sosyal Medya Uzmanı  diye bir meslek dalı ortaya çıktı. Bir zamanların serbest meslek denilen iş gibi. 🙂 Bir markanın iletişimini sosyal ağlarda yürütüyorlar, mümkün mertebe hakaretlere cevap vermeden sorun çözüyorlar. Kişilerin özellikle ünlülerin yaptıklarını basın sözcüsü gibi özetle ve bir stil içinde yayınlıyorlar. Hatta ünlülerin bir kısmı twitterda “Kendim yazıyorum, sosyal medya uzmanı tutmadım” diyerek övünüyor. Her neyse bu uzmanlar artık firmanın en önemli imaj makerları!

Gelelim konumuza, eğer nüktedan bir tarzınız ve her seferinde orijinal ilginç bir şeyler yazma ve bu çeşit fotoğraf, video bulma / üretme beceriniz varsa az zamanda binlerce insan sizi takip etmeye başlıyor. Size abone oluyorlar. Peki bu ne işe yarıyor? Siz bir şeyden bahsedince, anında binlerce insan bundan haberdar oluyor. Ve onlar da binlerce insanla paylaşınca milyonlara bir gün içinde bile ulaşabiliyor. İnanılmaz değil mi? Böyle bir güç firmaları hatta iktidarları titretiyor.

Ortadoğu’da olan değişimlerin altında özgürlük isteyen insanlar var. Elbette büyük güçlerin büyük planları da devrede. Ancak işleyişe baktığımızda tüm iletişim sosyal medyadan yürüyor. Öyle ki diktatörlerin ilk yaptıkları, twitter, facebook ve blog sitelerine engel koymak oluyor. ABD gibi ülkelerin çözümleri de ilginç Internetin kesildiği bölgelere bavul içinde mobil internet göndermek bile planlar arasında.


Görsel: Bizarrocomics.com

Peki insan sosyal medyadaki takipçilerinden neden korkar? Çünkü kendi dürtülerini takip eden her sosyal medya vatandaşı, komik duruma düşen bir kişiye kimsenin acımayacağını binlerce kez bu saçmalığı paylaşacaklarını bilir. Bunun dönüşü yoktur. İsminiz bir defa çıkar ve bu size yapışır kalır. Aksi olarak benliğini ilgiyle besleyen sosyal medya ünlüleri için ilgisiz kalma, kaybolma korkusu da anılmalı.

Sosyal Medya çabuk unutur mu? Bazı durumlarda evet bazı durumlarda hayır. Bunu zincir maillerde görürüz. Hani “Bu e-maili hemen yollayın on kişiye yollayın hatta bana da geri yollayın” diyen ateşli duygu yüklü çoğu durumda araştırmadan “Zirkonyumdikoksit” yataklarımızın milyar dolarlık değerlerini vs. anlatan e-maillerden bahsediyorum. Bir gün bir ülkeyi boykot ederler. Bu bazen İtalya olur bazen İsrail olur. Sizin firmanızın adı araya sıkışır, ne alakanız vardır, ne ortağınız ama milyonlarca sitede on bin twitter mesajında hatta yüz bin facebook videosunda adınız geçer. 🙂 Olmadı mı bu? Maalesef oldu.


Görsel: Bizarrocomics.com

Veya eşinizin, sevgilinizin bir sosyal ağda bekar görünümlü profille, bir şeyler karıştırdığından şüphelenirsiniz. Cep telefonunu gizlice takip ederken içiniz içiniz yer 🙂

Veya dün üye olduğunuz yüz binlerce kişilik bir protesto grubunun, bugün adının tam tersine döndüğüne bir ömür boyu inandıklarınızın aleyhinde bir söylemin parçası olduğunuzu görürsünüz.

Veya takipçilerinizden birisinin bir hırsız olmasından, evinizin fotoğraflarından yerinizi bulmasından ve “siz tatildeyim” twitleri atarken evinizi soymasından korkarsınız. 🙂

Veya çocuğunuzun bir sosyal ağda kötü niyetli birilerinin arkadaşlık teklifini kabul etmesinden.

Daha bir çoklarından.   Eminim bu yazının bitiminde yorum alanında farklı korkuları yazacaklar çıkacaktır.

İşte korkunun ayak sesidir bu. 😉

Sosyal Medya Google’un o hiçbir şeyi unutmayan hafızasını sırtına aldıkça unutmayacaktır. Her şey, her an su altından hortlamaya hazır halde geri gelebilecektir. Böyle düşününce yıllar sonra bugünün Twitleri bir zaman kapsülü olmayacak mı? Belki de belki de tüm ponpişleriyle 🙂

SOSYAL MEDYA KULLANMAYANLARA NOT:

Meselenin bir de ters yüzü var. “Ben sosyal medyada yer almam” diyenlerin gizli birer sosyal medya fobik olduğu da iddia ediliyor.

Şöyle ki genel cümleler:

  • Bana ne elalemin yemekte ne yediğinden, nerede gezdiğinden.
  • Onlara ne benim ne yaptığımdan…
  • Bence bunların hepsi boşa zaman kaybı.
  • Koca koca adamların işi gücü yok twitliyorlar telefonlarıyla.
  • Kadına bak, yeni çocuğu oldu o çocuğa bakacak yerde twit twit…
  • Bizim müşterilerimiz sosyal medya saçmalığı ile ilgilenmez arada bir TV bir gazete reklamı veririz olur biter
  • Facebook’tan çocukluk arkadaşımızı bulduk da ne oldu?
  • Başkası benim adımla / bizim şirketin adıyla mı yazıyormuş. Yazsın ne olacak?

Yukarıdaki gibi sözleri işittikçe hüzünle başımı sallıyorum. Sanki bir yerlerde Fransız Devrimi olmuş,  dünya değişmiş ve bizim memlekete haberleri bile gelmemiş 🙂


Facebook grubumuza üye olun yeni yazıları kaçırmayın.

https://www.facebook.com/gunesintamicinde

Sitede reklam bannerları yok bu sizin rahatınız için.
Sitede tanıtım yazısı yayınlatmak ister misiniz?
Lütfen tıklayın

https://www.gunesintamicinde.com/reklamlar/

Bu yazıyı beğendiyseniz aşağıdaki düğmelerle paylaşarak daha çok insana ulaşmasını sağlayabilirsiniz.

PAYLAŞ
Adım Süleyman Sönmez. Yıldız Teknik Üniv. Bilgisayar Programcılığı ve İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi olmak üzere iki üniversiteden mezun oldum. Sonrasında başladığım Uluslararası İşletme masterını terk edip hayata atıldım. Proje yöneticiliği, bilgisayar programcılığı, sistem analistliği, pazarlama / satış sonrası müşteri ilişkileri yöneticiliği, LEGO takım koçluğu, Web tasarımcılık, fotoğrafçılık, ISO9001:2000 kalite sistemleri sistem kuruculuğu ve iç denetimcilik, Teknoloji Okuryazarlığı müfredat yazarlığı, Bilgi İşlem Bölüm Başkanlığı, öğretmenlik, video düzenleme, Eğitim Teknolojileri Uzmanlığı gibi birbirinden farklı pek çok meslekte çalıştım. Bu kadar farklı iş neden? Dünyayı Da Vinci gibi yaşamak gerektiğine inanıyorum. Web sitelerim: www.suleymansonmez.com , Güneşin Tam İçinde , Eğitimde Sanal Gerçeklik , Büyükler Giremez , Aşağıdaki simgelerden sosyal medya üzerinden takip edebilirsiniz.

6 YORUMLAR

  1. Merhaba.Ne kadar olumlu-olumsuz eleştiride bulunusanız yaşanması gereken süreç yaşanır.Sosyal ağlarda da yaşanan budur.Sözünü ettiğiniz o sanal kitlenin zorlaması sonucu,blog dünyasında değişim,dönüşüm sürecinin çoktan başlamış olduğunu siz zaten gözlemliyorsunuz.Akarsu yataklarında taşlar uzun bir zaman dilimde sürekli sürüklenir ancak,güngelir kendi yerini bulur ve artık akarsudan sürüklenen kaya olmaktan çıkıp,küçük te olsa akarsuyun yönünü değiştiren olur…güneşin tam içinde’de esinti vardır ancak,sizi serinletmez,teninizi yakar.Teninizi yakan bu esinti size acı verir mi? Onu da yaşamış olanlara sormalı…sonuç olarak,herşeyin demlenme süreci vardır,sosyal ağlar da demlenme süreçlerini yaşıyorlar…sevgiler…

  2. “Binlerce blog yazarı yazmayı aniden kesti.” çok doğru bir tespit.
    Ben son 1,5 – 2 yıldır seyrek yazıyorum, hatta bazen içimden gelmeden yazmış olmak için yazıp kendimi zorluyorum.

    Diğer blogları ise uzun süredir takip etmiyordum, geçenlerde baktım izleme listemde olan yaklaşık 100 blogun 80 i ya kapanmış ya da aylardır yazmıyor.

    Ama yeni blogcular çoğaldı, öyle ki eskiden tanımadığım blogcu, gezmediğim blog yok sanırdım. Şimdi ise kendimi mahalleye yeni taşınmış çocuk gibi hissediyorum.

  3. Cok dogru bir tespit.
    Turkiye’de ne yazikki dediginiz gibi blogcular kafalarini baska yerlerde yoruyorlar artik.
    Enteresan olan baska bir tespit var, 5-6 senedir avrupada blocu sayisi ilginc bir sekilde artmaya basladi. Her gun binlerce blog aciliyor. Ve bloglarinin populerligini arttirmak icin social medialari kullaniyor yeni nesil. (aynen benim gibi :pp) Bence Yilmaz Baris’in dedigi gibi, yeni blogcular yer alip, sektoru tekrar canlandiracaklar.. Yani, isterim ki oyle olsun. Cunku blog ayri bisey, ayri bir paylasim, facebook/twitter’e benzemez, ve cok zevkli.

    😉

Siz ne düşünüyorsunuz?