Albino Zeka

Bir gün çok zeki olduğumu farkettiğimde aslında bir albino kadar yalnız olduğumu da anlamıştım. Yaşım henüz 12 gibiydi. Tüm soruların cevabını biliyordum. Tüm sorulara el kaldırabiliyordum. Ve arka sırada oturan Hasan için dayanılmaz bir insandım. Benimle aynı sınıfta olmak ve kalkan elime sabretmek hayatını zehir ediyordu. 🙂

albino zeka
Fotoğraf: Darren Stone

Bir gün o söylenirken yine “çok basit, çok basit” diyerek soruya girişmiştim. Sanırım çok yüksek sesle söylemiş olmalıyım ki, Matematik öğretmenim o ince kadın sesiyle alabildiğine gürledi. “Hasan vur şunun kafasına”

Bütün sınıf güldü. Ben de kıpkırmızı olmuştum ve gülüyordum. Oysa o gün tüm zeki insanların gördüğünü gördüm. Biz azınlıktık. Gördüklerimizi kimse görmüyor, aklımızdan geçenleri kimse anlamıyordu. Biz hiçbir kitapta yazmayan ve ezberlenemeyen yeni şeyler bulabiliyorduk ve köşeye sıkışırsak çok tehlikeli oluyorduk.

Albino Zeka

Sonraki yıllarda hem matematiğin hem edebiyatın basit olması değişmeyecekti. Öylesine basitti ki soruyu 30 sn’de çözüyor ve diğerlerini beklerken kısa bir bilimkurgu hikaye fikri buluyordum. Öğretmenlerimin çoğu beni çok sevmesine karşın, bir kısmı benden kelimenin tam anlamıyla nefret ediyordu. Bu yıllar sürdü. Sonunda bir gün ne kadar yalnız olduğumu anladım. Zekam başımın belasıydı. Sırf bundan dolayı beni dövmek istiyorlar, sırf bundan bana inek ya da şirin baba diyorlardı. Zeki olmanın karşılığında tüm duyguları kaybediyordum.

Böylece lise hayatımda susmaya karar verdim. İki sene boyunca zorla sözlü yapılmadıkça soruları cevaplamadım. Sonsuz bir sessizlikte arkadaşlarımın arttığını görmeye başladım. Okul gazetesinde yazmaya başladık. Sonra hem hikaye, hem şiir dalında bir yarışmada birinci olduğumda artık okulda bana selam veren seven insanlar olmaya başladı.

Artık albino değil miydim? Maalesef albinoydum. Ben ozon tabakasındaki yırtıkları, Einstein’in özel görelilik kuramlarında eksikleri ve yoğun bir şekilde meditasyonu anlatır, her gün yanımda satranç takımı taşır ve meraklılarla oynarken, kız arkadaşlarımın tek düşüncesi basketbol takımındaki yakışıklı arkadaşlarla çıkmak, erkeklerin tek düşüncesi ise hemen bir sevgili bulmaktı.

Halen albinoydum. Lise bittiğinde benden daha albino insanları bulacaktım. Ürpertecek kadar albino zekalar. Bölümüm Bilgisayar Programcılığı’ydı ve gördüğüm en zeki erkekler ve kızlarla, kadın öğretmenlerle bir aradaydım. Zeki kadınların ne kadar farklı düşündüğünü orada gördüm. DNA sarmalındaki kromozom görüntülerinden yapay zeka yazılımıyla hastalık tespiti için çalışıyordu bir öğretmenim.

Sonra bir kitap kulübünde “O”na rastladım. Açıkçası hayatım boyunca belki ilk kez zekamı dümdüz eden birisini bulmuştum. Benden sadece bir yaş büyüktü aynı okuldan mezunduk, ancak inanılmazdı. Tüm klasikleri okumuştu, ülkemizdeki tüm bilimkurguları ve bilimsel kitapların büyük bölümünü. Üstelik tıfıl tipli biri de değildi.

Kung fu’nun özel bir dalında eğitim görmüş, at kuyruğu ve sert yüzüyle gözleri kıvılcımlar saçan genç bir insandı. Hem de güzel bir kız arkadaşı ve düzenli bi yaşamı vardı.

Bana bakıyor ve daha ağzımı açtığımda cümlenin sonunu tahmin ediyordu.  Gülümsüyor ve “seni bir çok iplik demeti gibi görüyorum. Sen ortalarındasın ama ben hepsinde sona varmışım ve başka yönlere gidiyorum” diyordu.

Maalesef haklıydı. Polifazik uykuyu ilk kez ondan duydum. Uyumuyordu. Sadece 2 ya da 3 saat. Bu nedenle her şeyi yapacak zamanı buluyordu.

Bir gün benim de savunma sanatlarında eğitim aldığımı duyduğunda, çok ileri bir antremanı anlatmıştı. Sadece meditasyon yaparak gerçek bir müsabaka yapıyor gibi kasları kasmak ve hareketlerin sinyalini bedene vermek. Havada geri parende takla atabiliyordu.

Anladığınız gibi uzun zaman süperman gibi kaldı gözümde. Beynimi açmış vereceği her şeyi alıyordum.

Sonra birden birşey gördüm. Onun zekasının göremediği birşeyi gördüm.

Müthiş bir andı. O günden sonra artık hayranlığım bitti ve yavaş yavaş kendi yoluma gittim.

Gördüğümü merak ediyorsunuz. Kelimeler ifade eder mi bilmem?

O sadece benliğinin istediği şeyi öğreniyordu. Benliği o kadar güçlüydü ki ilgisini çekmeyen şeyleri öğrenmiyordu. Oysa kendisini özgür sanıyordu. Öyle ya, istediği her şeyi öğrenecek bir zekası vardı. Belki özel yetenekler ya da genetik eğilim gerektiren, resim, müzik gibi işler dışında herşeyi yapabileceğini sanıyordu.

Ancak başka bir insana tabii olamıyordu. Öğrenci olamıyordu. Başka birisi olamıyordu. Dolayısıyla öğrenemiyordu. Kibirli benliği yolunu kesmişti.

O anda zekanın farklı bir tanımını gördüm.

Zeka bir araçtı. Belli bir limitin üstündekiler, beyinlerindeki belli bölgeleri ve yetenekleri geliştirmek için ne yapılacağını görüyorlardı. Zeka bir araçtı.

Böylece bir albino olmaktan çıkıp “biyomimik” oldum. Yanında zaman geçirdiğim herkesten herşeyi öğrenmeye başladım. Dikkatle izliyor ve soruyordum. Bu şekilde normalde hiç ilgilenmediğim ve çözüm üretemediğim binlerce konu üstüme hücum etti. En başta şok oldum. Karar vermiştim ama buna hazır değildim.

Görsel sanatlar, fotoğrafçılık, hikaye yazma, şiir yazma, Heavy Metal müzikler dinleme, yemek yapma, patatesi en ideal sıcaklıkta pişirme, iki bileğinizi iki kabadayı tutarken her ikisini saf dışı edebilme, sopa kullanma, meditasyon, kiremit kırma, diş sağlığı, emlak, telefonla satış, proje yönetimi, ekip çalıştırma, programlama….

İlgi alanlarımın sonu yok gibiydi. Bu korkunç bir yüktü. Bir parçacık hızlandırıcının çalışma mekanizmasından, şiirdeki uyaklara, matematikteki karekök içindeki -1 sayısıyla çizilen 2,5 boyutlu fractallara ve 3 boyutlu dönüşüm formüllerinden, kırılması imkansız şifreleme metotlarına kadar dünya kadar şey.

O anda zekamın sınırlı olduğunu anladım. Tümünü alamıyordum.

İstediğim kadar zeki olayım, istatistik bilimini anlamam yıllarımı aldı. Periyodik tabloyu halen tümüyle ezberleyecek noktaya gelemedim. Yani herşeyi aynı anda yapamadım.

Öyleyse zeka neydi?

Herşeyi neden uzmanlık seviyesinde öğrenmek bu kadar zordu. Gerçi bu iddiamla iki farklı üniversite bitirmiş bir masteri da herşeyi bildiğimi görüp askerlik çağım da geldiği için terketmiştim. Ama ben sınırsız zeki değildim.

Bunu anladım. Ben olağanüstü zeki değildim.

Sınırları olan bir makineyle çalışıyordum.

Bu sınırları oluşturan da benliğimin kendisiydi.

Bir albinoydum. Ama görünmez adam değildim. Sadece renksizdim. Bir çok kişi için akıllıydım. Ancak gerçekten dahi değildim.

İşte o an gerçek zekanın doğasını kavramaya başladım. Bütün bilginin, o bilgi ne kadar çok olursa olsun yanında zerre kadar kalacağı, her sorunun cevabını anında verebilen, bulabilen, mekanik olmayan, asıl yaratıcı kaynak.

Hiç bir şeyi saklamayan, çünkü herşeyi gerektiğinde bildiğinden, sonsuz hareket halinde olmasına karşın kütlesi hiçlik olan müthiş bir şey.

Fizik bilimi ona karanlık madde diyor. Belki uzayın asıl doğası demek daha doğru.

Zeka oydu. Evrenin bütünsel tek parça ve sürekli sonsuz yaratım gücü ve yoktan düzen kurma becerisi olan aklıydı.

Ben zeki değildim. Sadece Albino bir Zekaydım.

Hayatın kendisi zekaydı. Devasa bir beyin gibi tüm atomaltı parçacıkları tüm enerji şekilleri ve sistemleriyle zekasının konuşmalarını görüyorduk. Bu onun kullandığı yazı dili ve formdu.

Zekanın kendisini ise kavrayamıyorduk. Bu tıpkı bir karadeliğe bakmak gibiydi. Hiçbir ışık yansımadığından bu kaynağın küçük aklımızla bağlantısını göremiyorduk.

Böylece onu aramaya başladım. Ancak bundan sonra göreceğim ve yaşayacağım şeyleri anlatmamın imkansız olduğunu da kavradım. Çünkü zeka diye bildiğimiz sınırın ötesinde niteleme sıfatlarının tümünün varolduğu asal bir düzleme, sonsuzluğa ait bir bölgeye giriş kapısı arıyordum.

Tüm noktalara eşit uzaklıkta. Tüm boyutların kalbinde. Tüm ışığın özü olan sevginin ve evrenin kalbi olan ZEKA’yı arıyordum ve eski bir paradoksu dilim tekrarlıyordu. “Onu arayarak bulamazsın, ne var ki bulanlar, sadece onu aramış olanlardır”

PAYLAŞ: