Sarı Basın Kartlı Blog Yazarları

Hatırlayan hatırlar yıllar önce blogger toplantılarının birisinde “Sarı basın kartı neden almıyoruz?” demiştim. O zamanlar için çok erken bir talep olmalı ki bolca gülünmüştü. 🙂 Sonra bir ara Friendfeed’de yine “Sarı basın kartı istiyorum, yazdığım içeriklerin toplamı, aylık bir derginin 3 katı okunuyor” dediğimde bolca tartışmıştık. Evet bu görüşmelerin üzerinden zaman geçti, yıllar geçti markalar bloggerları keşfetti. Şimdi Hürriyet’te Cengiz SEMERCİOĞLU yazmış. “Blogger da sarı basın kartı alabilmeli”

saribasinkartliblogger

E peki ne oldu? Yazdıklarımız mı değişti o günden bugüne? O gün blog yazarlarına 3. sınıf muamalesi yapanlar mı değişti? Blog yazarları kendi değerlerini mi keşfetti? Sadece markalar ve ajanslar sayesinde mi oldu?

Benim gördüğüm en büyük neden, gazetelerin basılı formattan Internete taşınma sürecinde. Bu süreç blog yazarı ile Internet gazete yazarını aynı medyaya getirdi. Böylece bir blog yazarını küçümsemek webde yazan gazeteciyi de küçümsemek olacaktı. Bu bir .

İkincisi blog yazarları sayıca arttı. Böylece çok iyi yazarlar belirmeye başladı. Zaten alanında uzman olan kişiler yazmak için ikna edildi. Yazma teknolojisi kolaylaştı. WordPress site kurmayı basitleştirdi.

bloggerkarthaber

Üçüncüsü Google arama sonuçları: Enteresan bir şekilde aynı konuda yazan bir gazeteci ve blog yazarı varsa blog yazarının yazısı daha üstte çıkabiliyor. Hem de öyle çok fazla SEO oyunu oynamadan. Bu da medya gücü demektir. Bir konuda arayan milyonlarca insan ilk çıkan sonuçlara ilk sayfaya tıklama eğilimindedir. Bu saygıya layık bir seslenme gücüdür.

Dördüncüsü: Blog yazarları arasında müthiş bir kardeşlik duygusu vardır. Hiçbir meslek grubunda bulmanızın mümkün olamayacağı dayanışma havası eser. MİMler siteler arasında gezer. Bir konu hakkında yazılanlar bu yazarlar arasında çok hızlı tartışılır genel bir düşünce oluşabilir ve yeni yazılarla tüm okurlara ulaşabilir. Oysa klasik basın birbirini yiyip bitiren gazete yazarları ile doludur. Sürekli köşe yazarlarının diğer köşe yazarına sataştığını görürüz. Böyle yazan blog yazarları bir süre sonra yalnızlığa itilir.

Beşincisi: Bir blog yazarı eğer sarı basın kartı varsa gazetecilerin hiç aklına gelmeyen yerlere rahatça girip çıkabilir. Gazeteci havası vermediği için istediği bilgiyi sakince alabilir hatta sıradan vatandaş olarak çok zor kişilerin bile kolayca fotoğrafını çekebilir. Bu vurucu bir güçtür. Haber her yerde olabilir ve blog yazarlarının sayısı gazetecilerin katlarca fazlasıdır.

Altıncısı: Bir blog yazarı naiftir. Sevgi dostluk ve birinci tekil şahsın getirdiği içtenlikle yazar tepesinde medya patronu veya siyasi bir güç yoktur. O elinde basın kartı ile gördüklerini sansürlemeden yazabilir. Hatta karşılaşacağı zorlukları tepkileri hiçe sayacak kadar cesur yazabilir. Bir yazar ise geçimini sağladığı noktada temkinli olma kaygısını sıklıkla yaşar.

Yedincisi: Blog yazarları bir süre sonra basından ayrı bir güç değil serbest çalışan bir muhabir gibi haber karşılığı basınla anlaşabilir. Dosya konusu veya bir inceleme yazısı gibi içerikle basılı basının zenginliğini arttırabilir. Bu süreçte sarı basın kartı gereklidir hatta bazen zorunluluktur.

Peki kimler sarı basın kartı alabilmeli?

Bu sonsuz deryada herkesin sarı basın kartı alabilmesi mümkün değil gazetecilerin dahi tümü alamıyor. Üretilen içeriği belirli bir süredir kesinlikle orijinal olanlarla, elemeye başlamalı. Kopya içerik ya da zaten basılı medyada yer alan bir haberi allayıp pullamak, hiç kimseye bir şey kazandırmayacaktır.

İkinci unsur güvenilirliktir. Ölçülmesi en zor işlerden birisi de bu. Basının tekzip mekanızması var. Birisi hakkında yanlış veya kötü niyetle yazılan yazılar mahkeme kararıyla tazminata ve yerine avukat aracılığı ile verilen açıklama yazısına bırakıyor. Bir blog yazarının kimliği anonim ise ya da yurtdışından yazıyorsa hakkında verilecek hükümlere ya da kanuni işlemlere aldırmayabiliyor. Bu blog yazınının özgürlüğünün de bir yan etkisi. Böyle bir durumda bir blogger üst kurulu oluşturulması söz konusu edilebilir. Ama kızılderililerin dağlardan topladığı yabani atlar gibi blog yazarları kolay kolay semer vurulmasını kabul etmeyecektir. Çünkü blog yazmanın doğasına çoğu kişi için uymayacaktır.

Üçüncü unsur süreklilik yani bloggerların bırakma hakkıdır. Blog yazarlığı bir meslek değildir. Süreçtir. Herkes hayatının bir bölümünde blog yazabilir. Ömür boyu da yazabilir. Oysa sarı basın kartlı bir basın mensubu bir gazetede çalıştığı aktif olduğu sürece kartının anlamı vardır. Çoklukla görüldüğü gibi blog yazarı birgün “Haydi bana eyvallah” deyip yazmayı bırakırsa sarı basın kartı iptal olacak mıdır? Bunu kim denetleyecektir? Ne sıklıkla yazan kişi sürekli yazan blogger ünvanı ile diyelim her yıl sarı basın kartını yeniletecektir. Daha uzun vadeler blog yazarları için elverişsiz olacaktır.

Dördüncüsü ise ikinci sınıf olmaktır. Üniversitelerin İletişim Fakültesi’nden mezun olup gazetelerde pişen gazeteciler için bloggerlar amatör ve küçümsenen bir mecra gibi algılanma hatasına uğrarsa durum şu anda yaşanan “magazin basını da gazeteci midir canım? Aramıza kırmızı çizgi çekelim” köşe yazıları düzeyine gelirse, bu blog yazarlarının kaldıramayacağı bir durum oluşturacaktır. Yani Fransızların bir dönem Doğudan gelip ülkelerindeki üniversitelerde mezun olanların diplomalarına yazdığı doğu için uygundur ifadesi gibi yarım yamalak bir blog yazarı sarı basın kartı anlam taşımayacaktır.

Kısacası hak verilmez alınır. Basılı basının Internet yazarlarına tanıyacağı hakları beklemek yıllar alacak bir sürece benziyor. Bir meslek kuruluşu olmadığımız için çatı kurmanın zorlukları ortada ve pek çok blogger bir şeylere bağlı kalmayı sevmiyor kendi halinde özgürce yazıyor. Bu işi çok ciddiye alanlar içinse sarı basın kartı artık bir ihtiyaç. Bu gruptakilerin bir çoğu da yazılı basında bir görev almak için çaba harcıyor.

Bir de şunu sormalı blog yazarlarının kaçı sarı basın kartını sorumluluğu ve getirisi götürüsü ile ister?

Görünüşe göre şimdiden istemeyen dostlarım var. (1 ve 2) Şahsi olarak bir kere çok ihtiyacım oldu. Yeni açılan bir müzeyi tanıtmak için 150 civarı fotoğraf çektikten sonra aniden güvenliğin koluma girmesi ve “Siz kimden izin aldınız?” demesi ve müdürlerine yaklaşık 15 dakika bu siteyi kültür sanat alanındaki haberlerimizi göstermem ve resmi izin almadan fotoğraf bile çekemeyeceğimi öğrenmem sonrası o kadar canım sıkıldı ki o yazıyı yayımlamadım. Müzelerinde halen kendi başlarına oturduklarını görüyorum. Tanıtmak için gönüllü olduğum o müzede sarı basın kartı benim için bir ihtiyaçtı. Onun dışında araştırmaya dayalı yazdığım için çok fazla gereksinim duymadım.

Not: Cengiz Bey yazısında marka ve blog ilişkisine de not düşmüş. Sunipeyk’in açtığı bir başlıkta blog yazarları ile çalışan tüm markaların listesi var
http://friendfeed.com/sunipeyk/8cf58722/bloglar-ile-etkinlik-yapan-markalar-hangileri

Kişisel olarak bir ürünün bir hizmetin denenmesine, incelenmesine karşı değilim. Bu hepimizin günlük hayatta zaten yaptığı bir şey. Üzerinde durduğum tek nokta, blog yazarının denediği şeyle ilgili olumlu ve olumsuz düşüncelerini samimi bir dille anlatması. Çünkü okuduğumuz blog yazılarının doğruluğuna olan inancımız sarsılmamalı. Sponsorluk anlaşmaları dilimizi bağlamamalı. Bunun dışında, bir grubun bir yere çağrılması bir şeyleri denemeleri ile ilgili hiçbir zaman sorunum olmadı. Bazen çağrılanlardan oldum, bazen olmadım. Bazen de yoğunluğumdan çok istesem de, bu etkinliklere gidemedim. Kısacası yazıda üstünde durulan “bir iki kişiyi çağırırsak çağrılmayanlar tepki veriyor” düşüncesi artık eskisi kadar geçerli değil. Blog yazarları bu aşamayı çoktan geçti.

Kaynakça:
http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCrekli_sar%C4%B1_bas%C4%B1n_kart%C4%B1
http://www.byegm.gov.tr/
http://www.basinkartikomisyonu.com/index.php
http://friendfeed.com/search?q=sar%C4%B1+bas%C4%B1n+kart%C4%B1+
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=sar%C4%B1+bas%C4%B1n+kart%C4%B1

PAYLAŞ: