Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” Romanıyla Yazarlığın Karanlık Odasına Giriş

“Ben Maria Puder. Ecnebi bir ülkeden gelmiş gibi tedbirli yürüyen adam, yine girişteki bekçilere göz ucuyla bakarak usul usul içeri girdi. Görevliler ona anlayışla gülümsediler. Asıl sevgilisini gizleme telaşı içinde, partideki tüm kadınlara gülümseyerek, “Nasılsınız? Teşekkür ederim… Siz nasılsınız?” diyen acemi bir aşık gibi göründü gözüme.”

“Koridordaki tablolara birer birer kısa bakışlar attı.

Bu tuhaf adamın tablolara, gözlerini yeterince adamadan, aslında pek de görmeden baktığını dün de izlemiştim. Ama yine de baktığı kısa anlarda onda sanata bir yakınlık seziyorum.
Bunlar belki de sadece bakanları aldatmak için. Bu hali, utançtan ziyade tutkusunu gizleme arzusundan kaynaklanıyor belki kim bilir?
Sonra ayaklarının tutukluğu açılıyor ve hızlı adımlarla asıl görmek istediği tabloya dönüyor. Ne gariptir ki bu benim tablom, oto portrem: “Kürk Mantolu Madonna”

Bunlar nasıl bakışlar? Düşte gibi. O tablodaki yüzün bana ait olduğunun farkında mı? İki gündür beni görmeden geçip gidiyor. Geçen gün yanında durup birlikte izledim.
“Kim bu münasebetsiz?” der gibi, doğru dürüst yüzüme dönmeden beden hareketleriyle rahatsızlığını gösterdi, tanımadı da.

Gidip konuşsam eğlenir miyim?
Ne sormalıyım ilk, ne söylesem onu ürkütmem? Kaçacak gibi bakıyor çevresine.
“Bu resmi pek mi merak ettiniz? Her gün onu seyrediyorsunuz” diyorum birden.
Gözlerini, bir soluk alma süresinde yüzüme çevirip kaçırıyor. Beni görmeyi başardığını sanmıyorum.
Gerçekten çok çekingen. Hangi milletten acaba? “Evet. Güzel bir resim… Anneme benziyor” diyor.
“Ha, demek onun için böyle gelip saatlerce bakıyorsunuz” diyorum. Biraz sohbet edince Türkiye’den geldiğini anlıyorum.
Şunun yalanını ortaya koyayım biraz yüzü kızarsın mı?
Fikir eğlenceli geliyor. “Sahiden böyle bir anneniz olsun olmasını ister miydiniz” diye soruyorum muzipçe.
“Evet. Hem de nasıl isterdim!” diyor safça.
Yalanını anladığımı belli edip “Ya!” deyip dönüp gidiyorum.

Ardımdan baktığını biliyorum. Ama ben asla ardıma bakmam. Sadece ardımdan gelenin kim olduğunu anlamak isterim.”

Maria Puder’in gözüyle, Raif Bey’in sanat galerisine girişi.

 

Üstteki giriş kısmını yazarken asıl kadının gözüyle ne kadar az şeyi gördüğümüzü düşündüm. 30 yıldır yazıyorum. Çocukken yazmaya başladım. Binlerce makale ve dört e-kitaptan sonra, yazdıklarımı daha profesyonel bir gözle inceleyip yeniden yazmaya başladım. Böylece daha önce hiç yazamadığım 300 sayfa 75.000 kelimelik kompleks kurguya sahip romanım bitti. Yayınevi görüşmeleri sürüyor. Ardından yeni bir romana başladım. Bu süreçte, yazmanın mühendisliğiyle ilgili çok şey öğrendim. “Kürk Mantolu Madonna” romanını, bir yazarın diğer yazarın ne yaptığını anlamak isteyen bakışlarıyla ele aldım. Tıpkı bir mimarın meslektaşının mükemmel tasarımını incelemesi gibi.

Aşağıdaki yolculuk bunu anlatıyor.

Not: Çalışmadaki emek gözetilerek, atıfta bulunarak, bu sayfaya bağlantı vererek ve isimle kullanılmasını rica ediyorum.

Sunum Videosu

 

Sadece Sunu

Terakki Vakfı Okulları – 5. Edebiyat Sempozyumu
22 Aralık 2018

“Hayatının en mühim kısımlarını ihtiva ettiği muhakkak olan bu defterle bile artık alakasını kesmiş bulunduğunu anladım.  Ayrılmak için elini öptüm. Doğrulmak istediğim zaman beni bırakmadı, kendine doğru çekti, evvela alnımdan, sonra yanaklarımdan öptü.  Başımı kaldırınca gözlerinden şakaklarına doğru yaşlar sızdığını gördüm. Raif efendi bunları saklamak veya silmek için hiçbir harekette bulunmuyor,  gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Bende kendimi tutamamış ağlamaya başlamıştım; bu ancak fevkalade büyük ve sahici kederlerde görülen, sessiz, hıçkırıksız  ağlayışlardan biriydi. Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim.

Raif efendi, tekrar dudaklarını kımıldattı. Duyulur duyulmaz bir sesle: “Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşamadık evladım… yazık” dedi ve gözlerini kapadı.

Artık birbirimize veda etmiş bulunuyorduk. … Kapının önünde bekleyenlere yüzümü göstermemek için adeta koşarcasına holden geçtim ve sokağa fırladım.  Yolda soğuk bir rüzgar yanaklarımı kurutu. Hiç durmadan “Yazık!.. Yazık!..” Diye söyleniyordum.

Otele geldiğim zaman arkadaşımı uyumuş buldum.  Yatağa girerek başucumdaki küçük lambayı yaktım ve derhal Rafet efendinin siyah kaplı mektep defterini okumaya başladım:”

 

PAYLAŞ: