İstanbul Modern Müzesi, İngiltere Kraliçesi Elizabeth‘e olduğu kadar İstanbul’un kültür ve sanatseverlerine de hitap eden, ülkemizde büyük bir boşluğu yine Sakıp Sabancı Müzesi ile birlikte dolduran harika bir müze.

Dönem dönem sergi, etkinlik ve haberlerini size sunmaya çalışıyorum. Genelde İstanbul Modern’de aynı anda birden fazla etkinlik gerçekleşiyor. Neredeyse sabitleşen ve çok hoşuma giden video programı bölümü düzenli aralıklarla dünyanın her yerinden ustaların eserlerini diyelim 10’ar dakikalık kısa videolarla sunuyor.

Üst, giriş kattan başlayalım. Giriş kat resim sergileri ağırlıklı oluyor. Yine dönem dönem değişen farklı temaları sunan tablolar şu anda da sergileniyor. Türk resim sanatında köşe taşları olan çok büyük ustaların mesela Osmanlı İmparatorluğu’nun saray yaşamından, gündelik hayattaki insanlara, İstanbul’un Fethi’nin temsili resminden, Göksu deresine neredeyse bir “olayyeri fotoğrafçısı” netliğinde gözlemlerle rüya gibi çizen Fausto Zonaro‘nun resimlerinden bir örnek bulabilirsiniz. Bir diğerini de Pera Müzesi‘nde görme keyfine erişmiştik. Hiçbir fotoğraf orijinali yansıtamıyor. Sözüme güvenin. Tabloları canlı gibi.

Osmanlı padişahlarının kendi yaptıkları yağlıboya tablolarla ve modern zamanların Bedri Baykam gibi ressamlarının enfes bir seçkisi gözlerinize sunuluyor. Yaklaşık bir saat tüm resimlere tek tek baktım ve hızla geçerken soyut sandığım resimlerdeki somut imgeleri hayretle gördüm. Cumhuriyet öncesi ve sonrası resim sanatının gittiği yolu görme fırsatı buldum. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi’nin ülkeye kazandırdıklarını da. Kısacası eğer daha önce görmediyseniz giriş kattaki tabloların bile gidip gezmenizi haklı çıkaracağını rahatça söyleyebilirim.

Çok önemli bir konu var. Defalarca gezmeme rağmen daha önce sesli rehber cihazlardan almamıştım. “Kendim keşfedeyim” havasındaydım. Büyük bir hataymış. Mesela bir sanat eserini ikinci kez İstanbul Modern’de gördüm. Ama neden bu denli övüldüğünü çözemiyordum.  Sadece soyut imgeler görüyordum. Neyse ki cihazın seslendirmesi ile öğrendim ki sanatçı “pas” ile evet yanlış okumadınız demiri kaplayan ve bir canlıymış gibi yayılan pas ile yapmıştı bu tabloyu. Bir nevi canlı tabloydu. Çünkü zaman içinde pas yayılmış ve sanatçının arzu ettiği hali aldığında katmanlanmış ve tablo haline getirilmişti. Kısacası İstanbul Modern’e zaman ayırmak gerekli.

Ben gittiğimde otoportreler sergisi vardı ki, çok çok keyif aldım. Düşünün ressamsınız ve kendi resminizi yapıp ebedileştirmek istiyorsunuz. Ama siz bir fotoğrafçı değilsiniz. Nesneleri ve kişileri belli bir akımın hatta boya, fırça kullanım tekniğiyle resmediyorsunuz. Ayrıca ruh halinizde farklı. Kendinizi diğerlerinin göremediği mimiklerle bakışlarla, hüzünle, kibirle, tevazuyla veya olduğunuzdan daha çirkin, daha güzel, daha zeki, daha aptal çizebilirsiniz. Sizi başka çizen yoksa herkes tablodaki gibi göründüğünüzü düşünür. Tamamiyle realistik olsun deseniz bile aynada gördüğünüz portre terstir 🙂 Kısacası bence çok akıllıca bir sergi konusu. Yine ressamların gözleri ve fırça darbelerinin vurulma şiddeti, özsevgisinin ve kendine yönelmiş duygularının izini bir dedektif edasıyla keşfetmeye çalıştım. Enfesti!

Alt kata inerken zincirlerle ve kırılmış görünen cam girişle devam ediyorsunuz. Alt kat her sergide ve müzenin o anki temasında kökten değiştiği için, ne zaman giderseniz farklı şey göreceksiniz. Yani bu yazıyı belki seneler sonra okuyacaksınız ve İstanbul Modern bambaşka bir görünümde olacak.

Josef Hoffman | Oturma Makinesi No.670 Ayarlanabilir Koltuk

Tasarım Kentleri teması çok önemli bir zaman aralığını anlatıyor. İnsanlık aleminin el işçiliği ve her nesneyi eşsiz şekilde yaptığı onbinlerce senelik tarihinden endüstriyel makine çağının gelişi ile seri imalatla üretilen herşeyi ama herşeyi anlatma çabası içine giriyor.

Düşünün 1800’lü yıllarda yaşıyorsunuz evinizdeki herşeyi bir usta elleri ile yaptı. Üstünüzdeki tüm giysilerin kumaşından dikimine insanlar rol aldı. Sonra fabrikalar ortaya çıkıyor. İngilitere’de ciddi sosyal değişimler yaşanıyor. Fabrika işçiliği, yöneticiliği gibi sosyal sınıflar doğuyor ve herkes şunu soruyor: “Binlerce sandalya üretmek istesem bunu makinelerle nasıl yaparım?” Seri imalat için bugün alışık olduğumuz süreç efendim biri tasarlar, öteki malzemeleri seçer, kalıplar, prototipler yapılır test edilir, en ucuz, en sağlıklı malzeme seçilir, hatta nasıl geridönüşüm yapılacağı bile hesaplanır değil mi?

Ancak o zamanlar bunların hiçbirisi yok. Böylece tasarımcı ile üretimciyi ayırıyorlar. Toplumu sanayi ürünlerinin de estetik ve işlevsel olabileceğine inandırmaya çalışıyorlar. Geleneksel tasarımcılar ile modern görüşlüler arasında ciddi entelektüel tartışmalar oluyor. Öyle ki asla gidip neler üretilmiş diye bile bakmıyor geleneksel üretimden yana olanlar.

David Chipperfield Hupla credit Alessi

Sonraları tasarım okulları ortaya çıkıyor ev eşyalarından, arabalara binlerce ürünün nasıl yapılması gerektiğini sürekli araştırıyorlar, ahşap, seramik, çelik vb. ellerinde enstrümantel araçlara dönüyor ve günümüzün endüstriyel tasarımcılığına kadar uzanan bir süreç bunu takip ediyor.

Peki biz neler görüyoruz sergide? Bir kere inanılmaz gelse de, bu yüzyıllık ürünleri tek tek görüyoruz. O zaman ki tasarımlar ile günümüzün tasarımlarının ne denli benzeştiğini gördüğümde kendi kendime “O yıllarda her şeyfarklı gelişse bugünkü eşyalarımız nasıl olurdu?” diye düşünmeden edemedim.

Kendimiz fotoğraf çekemiyoruz müzede. Maalesef yasak. Bunu büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Flashsız fotoğraf çekime bence izin verilmeli. Çünkü sizlere aktarmak istediğim ilginç detayları gösteremiyorum. Eğer izleyicinin gelmekten vazgeçeceği düşünülüyorsa bence o fotoğrafları görenler hemen gerçekten gelmek isteyeceklerdir.

Unutmadan Ford Thunderbird otomobile hayran kaldım. Dakikalarca başından ayrılamadım. Bir araba bu kadar mı güzel olur?

Müzeyi gezerken “Pinhole fotoğrafçılığı” üzerine bir sergi de vardı. Yıllar önce Pinhole fotoğrafçılığı anlatmıştım. İğne deliği kadar bir boşluktan çekilen fotoğraflar diyelim. Bunun dijital makinelerle nasıl yapılacağı üzerine oldukça uğraştım Pringless kutuları ile. Bu ayrı bir konu, bir ara anlatırım sizlere.

Ancak gurur duyduğum olay şu oldu ki sergiyi Adana Adasokağı Lisesi’nden Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Nuri Gürdil önderliğinde 33 genç öğrenci açıyor. Çekim yaptıkları dikiş kutusundan kartonlardan yapılan ilkel “camera obscura”larla sanat değeri bir fotoğrafçı olarak benim gözümle de harika bulduğum eserler çıkarmışlar.

Hem öğretmenlerini, hem öğrencileri tebrik ediyorum. Ülkemin zeki ve yaratıcı insanlarına amaç verildiğinde ve desteklendiklerinde herşeyi başarabileceklerini her platformda savundum ve hissettiğim sevinci tahmin edersiniz.

Şimdi benim anlatacaklarım bu kadar. Yazı içinde özellikle isimlere teknik açıklamalara girmedim. Çünkü yazının bundan sonrasında değerli İstanbul Modern Halkla İlişkiler bölümünün desteği ile almış olduğum Basın Bülteni’ni yazı ne kadar uzarsa uzasın aynen ekliyorum. Genel havayı özetlemek daha mantıklı geldi. 🙂

Sevgiyle kalın. Tatillerinizde müzelere gidin, damarlarınızdaki akan kanı sanatla coşturun 🙂
Önemli Not: Makaledeki fotoğraflar, sitemiz için verilen “basın bülteni” içinden kullanılmıştır. Tüm hakları ilgili sanatçılara aittir. Fotoğraflarla ilgili tüm yasal haklar ve kullanmak için izin almak üzere lütfen İstanbul Modern’e başvurunuz.

NASIL ZİYARET EDERSİNİZ?

İstanbul Modern’le ilgili soracaklarınız için:

Web Sitesi: http://www.istanbulmodern.org/tr/f_index.html
Adres : Meclis-i Mebusan Cad. Liman İşletmeleri
Sahası Antrepo No:4 Karaköy – İSTANBUL
Tel : 0 212 334 73 00
Faks : 0 212 243 43 19
E-Mail : info@istanbulmodern.org

Pazartesi günleri müze kapalı.
Salı – Pazar : 10.00 – 18.00
Perşembe: 10.00-20.00

12 yaş ve altı, engelliler ve üyeler için ücretsiz.
Şu anki fiyatları Tam: 7YTL İndirimli: 3 YTL

Not: Perşembe günleri Halk günü yani ücretsiz ve yüzlerce yabancı turist grubu İstanbul’u gezerken, perşembeleri müzeyi ücretsiz geziyor. Artık İstanbul halkının da buluşma ve birlikte etkinlik yeri olarak İstanbul Modern’i seçme zamanıdır 🙂

********************************************************************************

İSTANBUL MODERN BASIN BÜLTENİ
(Bu uzunlukta bir içeriği doğrudan eklememizin nedeni daha sonra araştırmak isteyenler için kaynak olmasıdır. Bir çok sitede kısaltılarak verilmiştir. Yazının bundan sonrası yazara ait değildir.)

TASARIM KENTLERİ VE SANATÇILARINDAN SEÇMELER

LONDRA 1851

Londra, 1851 yılında, iki milyonu aşkın nüfusuyla dünyadaki en kalabalık kentti. İngiltere sanayi devrimini başlattı ve dünyanın en güçlü ekonomisini yarattı. Seri üretim, tasarımın ilk kez, ayrı bir etkinlik olarak ortaya çıkışını tetikledi. Makine çağı, teknik elemanlarla tasarımcılar arasına kesin bir çizgi çekerek,  ikisini birbirinden ayırdı.

Londra, bu başarılarını, ilk Dünya Fuarı olan “Büyük Sergi” ile kutladı. Serginin gerçekleştirildiği Crystal Palace, lokomotiflerden ahşap sandalyelere kadar, endüstriyel olarak üretilmiş her türden ürünü barındıran, prefabrike mimarinin şaşırtıcı derecede ilerlemiş bir örneğiydi. Sanayi devrimi ülkeyi dönüştürmüş olsa da, muhalif sesler geleneksel el becerilerinin yok oluşunu ve sanayileşmenin toplumsal sonuçlarını sorgulamaktaydılar.

Belki de Britanya’nın yetiştirdiği gelmiş geçmiş en itibarlı ve etkili tasarımcı olan William Morris, makine üretimi süslemeleri kabul etmektense, el sanatı becerilerinin geri dönüşünü kanıtladı. Halı, mobilya ve duvar kâğıdı tasarımları için Ortaçağ’dan ilham almayı tercih ediyordu.  Büyük Sergi’nin öncü dâhisi Henry Cole, Britanya’nın fabrikalarından çığ gibi gelmekte olan yeni ürünlere uygun bir tasarım dilinin bulunması gerektiğinin son derece bilincindeydi. Büyük Sergi’den sonra yeni bir endüstri çağı tasarımcıları kuşağının eğitilmesi için Victoria & Albert Müzesi’ni ve Royal College of Art’ı kurdu. Makineler ve endüstri ile baş etmeye hazır olan Christopher Dresser, ilk modern tasarımcı olma iddiasını Morris’ten çok daha fazla hak eden oldu.

  • Tasarımın gelişiminde son derece önemli simgesel bir rol oynayan Büyük Sergi’nin gerçekleştirildiği ve o ana kadar inşa edilmiş hiç bir yapıya benzemeyen, yeni sanayi sisteminin somutlaştığı, on ay gibi kısa bir sürede inşa edilen, yüksek teknolojik tasarımın kökenini ifade eden, görünümü ve teknolojisi son derece devrimci olan Crystal Palace’ı tasarlayan Joseph Paxton
  • Büyük Sergi’nin yaratıcılarından, 1856 yılında yayımlanan ve tasarımcıların nesnelere biçim verme yollarını kolaylıkla bulmalarını sağlayan, ilk dekoratif tasarım ansiklopedisi Süslemenin Bilgisi’nin yazarı Owen Jones
  • İlk endüstriyel tasarımcı olduğunu savunan, son derece üretken, verimli, duvar kâğıdı, seramik ve madeni eşya gibi yüzlerce ürünü seri üretim yoluyla piyasaya sokan birçok şirkete danışmanlık yapan, basit geometrik biçimlerle organik modelleri bir araya getirerek, çalışmalarına son derece çağdaş bir görünüm kazandıran Christopher Dresser
  • Zanaatın, yalın ifadenin ve Ortaçağ’ın yüceleştirilmiş bakışının soyluluğuna inanan,   mekanikleştirilmiş üretimin değersiz ve ruhsuz dekadansı olarak gördüğü yaklaşımın karşısına el işçiliğinin dürüst yalınlığını yerleştiren, kendi baskı makinesini, halı dokuma atölyesini kurarak, mobilya üretimi yapan William Morris

VİYANA 1908

20. yüzyılın son yıllarında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yolun sonuna geldiğinde, tek kozmopolit kenti olan Viyana, hemen her alanda ortaya çıkan eşine az rastlanır bir kültürel değişim yaşamaktaydı; mimari ve tasarım alanında da yepyeni fikirler doğuyordu. Mimar Otto Wagner, yeni metro için duraklar inşa etmenin yanı sıra, aralarında kanallar ve köprülerin de bulunduğu bir dizi kent projesini hayata geçiren isim oldu. Alüminyum ya da Postsparkasse Bankası’nda geniş bir şekilde kullandığı cam gibi yeni ve alışılmadık malzemelerden en iyi biçimde yararlanarak, radikal bir yaklaşım geliştirdi. Josef Hoffmann ve Koloman Moser, kendi tasarladıkları ürünleri üretip satmak amacıyla Vienner Werkstatte’yi kurdular.

En üst düzeyde el işçiliğine olan inancı dolayısıyla, William Morris’in atölyelerini anımsatan Werkstatte, az sayıda ev eşyası üretimiyle, küçük bir azınlığın beğenisine hitap etmekteydi. Hoffmann ve Moser’ın Morris’ten farkları, geleneksel biçimlerden ve dekoratif motiflerden uzaklaşmaya hazır olmalarıydı. Wiener Werkstatte’nin ürünleri, genel olarak, basit geometrik, soyut biçimlere dayanıyordu.

Viyana, tasarımın geleceği hakkında, hem mimar hem tasarımcı olan Adolf Loos’un önderliğini yaptığı sert tartışmalara sahne oluyordu. Kendisini hem gelenekselcilerin hem de Werkstatte’nin baş belası olarak konumlandıran Loos, yerel gazetedeki köşesinde yazdığı en ünlü ve en çok yanlış anlaşılmış denemesinde süslemeyi cinayete benzetmişti. Loos, modern olmanın, malzemeyi zarif bir sınırlama içinde kullanmak olduğuna inanıyordu.

  • Banka binaları, gazete ofisleri, apartmanlar ve metro durakları inşa ederek, imparatorluğun başkentine modern bir görünüm kazandıran, klasikliğin ötesine geçerek, alüminyum ve cam gibi modern malzemelerin olanaklarını keşfeden, Viyana’yı çağdaş estetiğin dünya merkezine dönüştüren mimar Otto Wagner
  • Adolf Loos gibi binaların yanı sıra mobilya ve ev eşyaları tasarlayan, sandalye üretimini zanaatçılıktan endüstriye dönüştüren önde gelen ahşap sandalye şirketi Thonet için çalışan ve yeni biçem yaratma konusunda sıkı rekabette olan Josef Hoffmann
  • 1908 yılında yayımladığı ünlü denemesi “Süsleme ve Cinayet”te, kendisini ilk ve en acımasız modernist olarak gösteren, modern insanın modern estetiğe gereksinimi olduğuna inanan Adolf Loos
  • Mobilyanın endüstrileşmesine olanak tanıyan, ahşabı buharla bükme tekniğinin patentini alan, geleneksel sandalyeyi, büyük sayılarda üretilen ve üretim bantlarında birleştirilen parçalardan oluşan bir ürüne dönüştüren Michael Thonet
  • Özellikle modernist estetiği tanımlayan Wiener Werkstatte için köşeli ahşap mobilyalar ve camdan ev eşyalar tasarlayan Koloman Moser

DESSAU 1928

1926 yılında, Walter Gropius, yeni binalar inşa etmek amacıyla Bauhaus okulunu kurduğunda, 80 bin kişilik küçük bir kasabanın bile küresel bir etki yaratabileceğini kanıtlamış oldu. 20. yüzyılın en ünlü sanat ve tasarım okulu haline gelen Bauhaus,  tüm dünyada tasarım eğitiminin ana yöntemlerini belirledi. Okulun kadrosunda, Paul Klee’den Mies van der Rohe’ye, zamanın en ünlü sanatçı ve mimarları yer alıyordu. Gropius’un okul için yazdığı özgün manifesto, William Morris’in sanat ve tasarımı birleştirme düşüncesini sürdürmekteydi. Bauhaus atölyelerinde gerçekleştirilen ürünler de, ticarileştirildiklerinde ortaya çıkacak telif hakları konusunda yararlı bir kaynak sağlayacaktı ama okul geliştikçe, işlevselcilik ve endüstriyel üretimle daha da fazla özdeşleşti.

Bauhaus yalnızca 14 yıl sürdü. 1919 yılında Weimar’da kurulan okul, Dessau’ya taşındı ve son olarak, 1933 yılında Gestapo tarafından Alman olmamakla suçlanarak kapatıldığı Berlin’e geçti. Yurtdışında, özellikle de Gropius, Breuer ve Mies’in Nazilerden kaçıp mülteci olarak göç ettikleri ABD’deki etkileri sayesinde, Bauhaus’un makine çağı biçemi, modern akımı tanımlayan harekete dönüştü.

Okulun en iyi öğrencisi olan Marcel Breuer, mobilya bölümünün başına geçti. Adler bisikletinin yapıldığı çelik boruyu, mobilya üretmek için kullanmayı düşünen Breuer, bir başka Bauhaus hocası olan arkadaşı Kandinski’nin adını verdiği Wassily sandalyesi ve payandalı Cesca sandalyesini üretti.

  • 20. yüzyıl tasarım ve mimarlık dünyasının en önemli isimlerinden, mobilya tasarımında çelik borunun kullanımını popülerleştiren, alüminyum ve lamine ahşap kullanarak sıra dışı tasarımlar yapan, mimar olarak modernist anlayışın en önemli eserlerini gerçekleştiren Marcel Breuer
  • Bauhaus’un basit geometrik biçimlere dayalı, endüstriyel ürün tasarımı yaklaşımını somutlaştıran eserler yaratan Wilhem Wagenfeld

PARİS 1931

İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde, dünyanın kültür başkenti olarak görülen Paris’te 1923 yılında “Mimarlığa Doğru” adlı manifestosunu yayımlayan Le Corbusier, bir evin “yaşama makinesi” olduğunu söyleyerek, makine çağının genel yaklaşımını en dramatik biçimde dile getirmiş oluyordu. Bu dönemde, Le Corbusier serbest şekilde yüzen hacimlerden, düz beyaz duvarlardan ve parlatılmış kurşun levhalardan oluşan bir mimarlık dili geliştiriyordu. Her şey zahmetli bir şekilde elde yapılıyor ama bir yandan da bir üretim zincirinin kullanılıp kullanılamayacağı sorgulanıyordu. Le Corbusier, Charlotte Perriand ile çalışmaya başladı ve birlikte, tasarladığı binaların iç mekânlarını düzenlemek için çok çeşitli mobilyalar geliştirdiler. Le Corbusier’nin kişisel mimari estetiği, Gropius ve diğer Almanların oturaklı yaklaşımından çok daha lirik ve şiirseldi. Le Corbusier Paris’in en gözle görünür modernist mimarıdır. Ama İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda, Le Corbusier’nin çalışma arkadaşları olan Charlotte Perriand, Pierre Charreau ve Jean Prouvé’nin tasarımları, Paris’in modern tasarıma özgün katkısını sağlamış oldu.

Paris, 1925 yılındaki dekoratif sanat sergisiyle gündeme gelen Art Deco biçeminin de doğuşuna tanıklık etti. Bu akımın önemli temsilcilerinden biri olan Pierre Charreau’nun “Maison de Verre” (Cam Ev) adını taşıyan, açıkta bırakılmış çelik kirişleri ve cam tuğladan yapılmış duvarlarıyla makine imgelemini evcil bir ortama taşıyan olağanüstü ev tasarımı, Le Corbusier’nin büyük hayranlığını kazandı.

İrlandalı bir ressam ve Japon vernik sanatçısı olan Eileen Gray de bu yıllarda Paris’te yaşamakta ve çalışmaktaydı; o da benzer bir yol izleyerek Art Deco’dan modernizme doğru ilerledi.

  • Tahrik edici bir modernizm yandaşı, evin bir tür yaşama makinesi olması gerektiğini savunan, modern kent planlama, resim ve heykelle de ilgilenen, uygulamaları ve düşünceleriyle mimarlığa yeni bir tanım getirerek modern mimarlığın öncüsü olan Le Corbusier
  • Le Corbusier’nin modernizminden ilham alarak mimarlığa geçen ve onun inşa ettiği evler için son derece özgün mobilya dizileri yaratan, 20.yüzyılın ilk döneminin en önemli mobilya tasarımcısı ve mimarlarından biri olan Eileen Gray
  • Tasarımcılığının yanı sıra,  mühendis olarak Fransız sömürgeleri için prefabrik evler de üreten, seri mobilya üretimi sağlayan, Paris’in modern tasarıma özgün katkısını sağlayan Jean Prouvé
  • En önemli ilham kaynakları, Le Corbusier, Charles Rennie Mackintosh ve Josef Hoffman olan Robert Mallet-Stevens
  • Seri üretilen konutları gerçekleştiren, Le Corbusier ile birlikte çalışan Pierre Jeanneret
  • İnce halat benzeri elastik kordonlardan ünlü sandalyeleri ilk kez tasarlayan ve bu tür malzeme ile deneysel tasarımları başlatan Rene Herbst
  • 1930’lu yıllarda Pierre-Jules Boulanger tarafından tasarlanan, Fransa’nın simgelerinden birine dönüşen, minimalist bir klasik olarak görülen Citroen CV

LOS ANGELES 1949

1940’lardan yaklaşık 1960’a kadar Los Angeles’ın tasarım kültürü, sınırsız olanak duygusunu ve “Amerikan yüzyılı” olarak bilinen dönemin doruğunda ulusal kültürün yenileşme özelliğinin kucaklanmasını ortaya sermekteydi. 1949’dan 1955’e Güney Kaliforniya’nın nüfusu 5,5 milyondan 11 milyona çıkmıştı. Los Angeles’ın yüzyıl ortasında bir yaratım merkezi olarak serpilmesi yolundaki temel, 2. Dünya Savaşı’ndan onlarca yıl önce atılmıştı. 1920’lerden itibaren, sinema endüstrisi, tıpkı uzay gemisi endüstrisinin ilk adımları gibi, burada kök salmaya başladı. 1930’ların sonları ve 1940’lı yıllarda, aralarında Theodor Adorno, Bertolt Brecht, Aldous Huxley, Thomas Mann, Arnold Schoenberg ve Igor Stravinsky’nin de bulunduğu entelektüeller ve sanatçılar Avrupa’daki savaş tehlikesinden kaçıp Los Angeles’ı mesken tuttular. Frank Lloyd Wright, R.M. Schindler, Richard Neutra gibi mimarlar 1920’lerden beri Los Angeles’ta çalışıyordu.

Schindler ve Neutra’nın çalışmalarında, Japon mimarisinden tutun da bu mimarların ilk modern seleflerinden Viyana’daki hocalarına varıncaya kadar çeşitli kaynaklardan gelen etkiler, onların mimariye yaklaşımına bir dayanak oluşturdu; California’da gerçekleştirdikleri binalar, hem bölgenin arazi ve ikliminin etkisine hem de öbür bölgesel geleneklere güçlü bir yanıt niteliğindeydi. 2. Dünya Savaşı, Kaliforniya’ya yeni bir rol yükledi, endüstriyel kapasitesini hareketlendirdi ve savaş dönemi üretimine geçirdi. Çelik, lastik, uçak ve başka unsurların üretimi tırmandı, bu durum teknolojideki ilerlemeleri hızlandırdı ve üretim yaklaşımlarını çabuklaştırdı. Aşağı yukarı aynı dönemde, yaratıcı kişilerden oluşan küçük bir grup meydana geldi. Bu grup Los Angeles’ın yüzyıl ortası tasarım kültüründeki seçkin rolü için son derece büyük önem taşıyacaktı. Mimar Charles Eames ile ortağı olan eşi ressam Ray Kaiser Eames, 1941’de Orta Amerika’dan Los Angeles’a yeni gelmişlerdi, burada tasarım meraklısı olan, Arts & Architecture dergisinin editörü John Entenza’yla tanıştılar. Bir dizi işbirliğine giriştiler ve aralarında uzun sürecek bir dostluk başladı; bu işbirliği ve dostluk, tasarımın geleceği için sadece bölgede değil hem ulusal hem de uluslararası çapta önemli sonuçlar doğuracaktı.

  • Kariyerinin başlarında Charles Eames ile işbirliği yapan, mimari tasarımları New York Kennedy havaalanındaki TWA terminalinin organik biçiminden General Motors binasının yalınlığına uzanan bir çeşitliliğe sahip olan Eero Saarinen
  • Şaşırtıcı derecede özgün mimari projeler gerçekleştiren, son derece dikkate değer alüminyum ve kontrplak mobilya tasarımları dizileri üreten, olağanüstü cazibeli ve iyimser bir ‘yeni dünya’ imgesi oluşturmayı başaran Charles & Ray Eames
  • Alfred Hitchcock, Stanley Kubrick ve Billy Wilder ile çalışırken, film adlarını birer sanat biçimi olarak yeniden yaratarak büyük bir ün kazanan, son derece başarılı kurumsal kimlikler için tasarımlar gerçekleştiren, 20.yüzyılın en önemli grafik tasarımcılarından biri olan Saul Bass
  • Her türlü tasarımla ilgilenen, aslında heykeltıraş olan Isamu Noguchi
  • Üstü açık, iki koltuklu bir gezinti arabası olarak, piyasaya ilk kez 1954 sonunda sürülen, Ford’un Avrupa biçimi etkisindeki ilk tasarım girişimi olan, Lewis D. Crusoe, sonradan Ford’un baş stilisti olan George Walker ve Ford tasarımcısı Frank Hershey’nin başını çektiği bir ekip tarafından gerçekleştirilen Ford Thunderbird

MİLANO 1957

İtalya, Avrupa’nın endüstrileşmeyi gerçekleştiren son büyük devletiydi. Savaş sonrasının yeniden inşa döneminde Kuzey İtalya, “miracolo” diye adlandırılan ve hem ekonomilerini dönüştürmelerini hem de ilerici tasarımın merkezine yerleşmelerini sağlayan mucize yıllarını yaşadı. 1950 ve 1960’lı yıllardaki hızlı yükseliş dönemini ortaya çıkaran tasarımcıların çoğu, Milano’da konuşlanmışlardı. Kentin varoşları, özellikle de bugün bile mobilya endüstrisinin uluslararası merkezlerinden biri olan Brianza bölgesinde, metal, ahşap ve plastik kullanımında eşsiz bir uzmanlık sahibi olmalarını sağlayan sayısız özel atölye yer alıyordu.  Milano, tasarımı hem ticari bir avantaj hem de kültürel bir sorumluluk olarak gören Pirelli, Brionvega, Cassina gibi aile şirketlerinin başı çektiği özel niteliklere sahip sanayiciler tarafından yaratılmış bir kentti.

İtalya işe, ileride Çin’deki fabrikalar tarafından da uygulanacak bir yöntemle, önce bilinen tasarımların düşük maliyetli versiyonlarını üreterek başladı ama daha sonra sofistike tasarım becerilerini devreye sokarak nitelikli pazarlara ulaştı. Milano’nun altın çağı olan 1960’larda tasarım, Almanya’nın savaş-öncesi modernizminin hiçbir katı kuralcı yönünü benimsememişti. Aralarında Gio Ponti, Achille Castiglione, Joe Colombo ve Ettore Sottsass’ın da bulunduğu eşsiz tasarımcılara sahipti. Bu isimlerin, fikirlerini rahatça yaymalarına olanak veren dergi yayıncılığının da merkeziydi.

  • Uzun kariyeri boyunca mimar, endüstri ürünleri tasarımcısı ve tasarım felsefecisi olarak sayısız işe imza atan, tasarımlarında alüminyumdan seramiğe, tropik ahşaptan cama uzayan geniş bir malzeme yelpazesinden beslenen, tasarımın toplumun değerlerini yansıtmak için bir araç olduğunu çok iyi bilen, çağdaş İtalyan tasarımının öncüsü Ettore Sottsass
  • Mimarlığın yanı sıra şair, ressam, endüstri tasarımcısı ve Domus dergisinin kurucu editörü, kariyeri boyunca tasarım disiplinleri arasında mekik dokuyan, ev eşyalarından Pirelli Tower’a dek uzanan farklılıkta tasarımla gerçekleştiren, yayıncı ve editör olarak son derece etkili olan, İtalya’nın savaş sonrası tasarım Rönesansçının babası Gio Ponti
  • Yeni teknolojilerin sunduğu olanakları kullanma konusunda iyimser bir bakışla, var olan mobilya tiplerini radikal biçimlerde yeniden tasarlama konusunda uzmanlaşan, kısa fakat başarılı kariyeri boyunca İtalya’nın en etkili ürün tasarımcılarından biri olan Joe Colombo
  • Eklem yerleri ya da yardımcı araçlar olmaksızın tek bir işlemin sonucunda üretilen, sandalyenin tümünü bir örnek kılan ayakları, S biçimini alacak şekilde çaprazlama konumlandırılan Selene Sandalye’nin tasarımcısı Vico Magistretti
  • Olivetti’ye danışmanlık yaptığı dönemde, ofis araç gereçleri konusunda tasarlanmış en dokunsal ve duyusal ürünleri gerçekleştiren Mario Bellini
  • Tasarım yaparak üretimleriyle İtalyan sanayicilerinin ihracatını kökünden etkileyen, Milano’yu yarım yüzyıldan fazla egemenlikleri altında tutan mimarlar grubundan, 1956 yılında İtalya’da endüstriyel tasarım meslek kuruluşunu kuran Achille Castiglioni

TOKYO 1987

1920’lerde bir deprem ve 1940’larda da ABD bombalarıyla yerle bir olan Tokyo, ancak 1980’li yıllarda yaratıcı bir merkez olarak tanımlanabilecek konuma ulaşabildi.

Tokyo, tasarım, moda ve mimari alanlarında, dünya ölçeğinde kültürel ve yaratıcı bir güç olarak ortaya çıkışını simgesel olarak da temsil eden kendine özgü bir biçem geliştirmeyi başardı.  1980’lerin Tokyo’su tasarımın oyuncul ve karmaşık olduğu bir yerdi ve retro biçimlere, tasarımlara ve nüanslı imgelere öncülük etti.

Japonya’da tasarım Avrupa’dan farklı bir yönelim izledi, bağımsız tasarımcıların kendilerini var edebilmeleri uzun zaman aldı. Sony, Honda ve Canon gibi büyük şirketler, tasarımcıları kendi ekiplerinde imzasız olarak kullanmayı tercih ediyorlardı. Bu da, tek bir tasarım diline sahip olmayı amaçlayan Avrupalı rakiplerinin tersine, Sony’nin elektronik ürünlerinin, kitsch’ten son derece rafine ürünlere ve yüksek teknolojiye uzanan şaşırtıcı ölçüde geniş bir biçim çeşitliliğine sahip olması sonucunu doğurdu.

Postmodernizmi büyük bir coşkuyla kucaklayan tasarım dünyası, 1950’lerin tarzının taklidi olduğu herkesçe bilinen yepyeni bir tasarımla yaratılan Nissan Figaro ile araba tasarımı anlayışını değiştirdi. Böylece belki de ilk kez, büyük bir sanayici, bir arabanın yetişkinlerin oyuncağı olarak görülebileceğini kabul etmiş oluyordu.

Modada Issey Miyake ve Rei Kawakubo, tasarımda Shiro Kuramata ve mimaride Arata Isozaki gibi bir avuç tasarımcı, 1980’lerden başlayarak, uluslararası tanınırlıklarını kurmaya başladılar ve Japonya’nın Batı’daki imgesini tümüyle değiştirdiler. Tokyo’nun önderliğinde Japonya, bundan böyle, düşük maliyetli taklit ürünler cenneti olarak görülmekten kurtulup, hak ettiği gibi yaratıcı bir güç olarak kabul edilmeye başladı.

  • Japonya’nın savaş sonrası döneminin en yaratıcı tasarımcılarından biri olan, 1980’lerde ünü ülkenin dışına taşan, geleneksel etkilerle Batı etkilerinin aynı ağırlıkta olduğu kuşağın tipik temsilcisi, yüzlerce iç mekân ve mobilya tasarımını yapan, ayrıntılara hâkim Japonlara özgü duyarlılığı yansıtan ama kendi modernizm anlayışını geliştiren Shiro Kuramata
  • Tasarladığı binalar ve objeler, hareket ve kendiliğindenlik duygusu yaratan canlı birer organizma olarak nitelendirilen, Japonya, İngiltere ve Avrupa’da çok çeşitli işlere imza atan İngiliz mimar Nigel Coates
  • Kameralardan müzik çalarlara ve kelime işlemcilere uzanan geniş bir ürün ağı içinde, dijitalleşmenin etkilerine tanıklık eden 1980’li yılların sonlarında tasarımcılar, yeni teknolojiye uyum sağlayacak uygun biçimi bulmak için çaba gösterdiler, kullanıcıların güvenini tazeleyen ve onları yönlendirebilen yeni biçimler yaratmayı başardılar: Sony Canon, Olympus, Sharp

LONDRA 2008

21. yüzyıl dönümünde Londra dünya kentleri arasındaki en kozmopolit kentti. Her kıtadan göçmenleri kendisine bir mıknatıs gibi çekmekteydi. Nüfusunun düzenli azalışı tersine döndü ve kent yeni bir yeniden inşa dönemine girmek zorunda kaldı. Eğer Londra bir zamanlar dünyanın ilk modern sanayi ekonomisinin başkenti idiyse, şimdi de dünyanın ilk post-endüstriyel ekonomisinin önde gelen merkezi olduğu rahatlıkla ileri sürülebilirdi.

İngiltere’nin sanayiden vazgeçmiş olduğunu söylemek doğru değil, ama rutin üretimin büyük bir kısmı Çin’e kaydı ve bu da, tasarımcılarının yetenek ve deneyimlerinin daha ne kadar işe yarayacağı sorusunu gündeme getirdi. Bu durum ayrıca bizi, ulusal kimliklerin tasarımın çağdaş bağlamı içinde ne kadar anlamlı olduğu sorgulamasıyla da karşı karşıya bıraktı. 1960’larda İngiltere’de gerçekleştirilen mükemmel bir tasarımın açık şekilde taklidi olan yeni Mini, günümüzde Alman sahipli bir fabrika tarafından üretildi. Aslında özgün Mini tasarımı da, yüksek performans sorununa getirdiği parlak teknik çözümü, Türkiye doğumlu olan ve genç yaşta Londra’ya gelen bir Yunanlının, Alec Issigonis’in çalışmasına borçluydu.

Londra günümüzde hemen her alanda çalışan yaratıcı tasarımcılarla dolu. Bu isimler, mimari, grafik tasarım ve ürün tasarımının yanı sıra, Fransız ya da İtalyan şirketler büyük markaların birçoğuna sahip olsalar da moda alanında da varlık gösteriyorlar. Özgür bir kültürel iklimin ve geçmişten gelen köklü tasarım eğitimi geleneğinin etkisine kapılan yeni kuşakların başarılarının devam etmesi de, hiç şüphesiz, bu nitelikleri koruyup koruyamayacaklarına bağlı.

  • Epson, Magis, Lexon ve Whirlpool’un yanı sıra, Avrupa’daki bölümünün yaratıcı direktörlüğünü üstlendikleri Muji gibi şirketler için ürünler ve çeşitli projeler geliştiren Sam Hecht ve ortağı Kim Colin’nin kurduğu Industry Facility
  • Günümüzün en önemli mimarlarından, dünya çapında otomobil tasarımından kent planlamaya, müzeden terminale farklı ölçeklerde birçok projeye imza atan ve “her zaman yenilikçi” olarak nitelendirilen Zaha Hadid
  • Endüstriyel tasarım ve sınırlı üretim tasarımı gibi iki farklı alanda koşut bir kariyere sahip olan, seri üretim çalışmaları süre giden teknik becerisini ve biçimsel yaratıcılığını yansıtırken, 1980’lerde başladığı galeri çalışmaları pek çok tasarımcıyı etkileyen Ron Arad
  • Doğal organizmalardan kaynaklanan tasarım tutkusunu malzemelerdeki yeni buluşlarla ve ileri teknolojiyle bütünleştiren, hem uygulanabilir hem de faydacı paketleme, mobilya ve ışıklandırma konularında dikkat çekici bir dizi biçimsel deneyin sahibi olmanın yanı sıra, güneş enerjili araba vizyonu gibi düşünsel alıştırmalara da kafa yoran Ross Lovegrove
  • Kaynak yapılmış metalden ürettiği tasarımlarının yanı sıra, Habitat perakende zincirinde yaratıcı direktör olarak çalışan Tom Dixon
  • Özellikle kitap, dergi ve kurumsal kimlik projelerinde çalışan bir grafik tasarımcı İspanyol asıllı Fernando Gutierrez
  • Dünya çapında yaygınlık kazanan moda markasıyla en önemli özelliği, ayrıntıya büyük önem verişi ve giyim dünyasının uzlaşımlarını son moda, zeki ve modern biçimlerle yeniden yorumlaması olan Paul Smith
  • Hem iç mimari hem de mobilya ve endüstriyel tasarım alanlarında çalışan, dikkat çekici biçimsel buluşlardan çok, zarif, incelikli ayrıntılara dayanan, alçakgönüllü tasarımlar gerçekleştiren Barber Osgerby
  • Mimari ve teknolojiden esinlenerek hazırladığı koleksiyonlarıyla tanınan, günümüzde en gözde tasarım konularından biri olan giyilebilir teknolojiyi, işlevsel/dönüşebilir giysilere dönüştüren, son olarak LED teknolojisini moda tasarımına uygulayan Hussein Chalayan
  • Gereksiz yeni icatlar yapmaktansa, var olan tasarımları yeniden yorumlamayı ve zarifleştirmeyi yeğleyen, çalışmaları, danışmanı olduğu Samsung için soğutucular ve cep telefonlarından Hannover için ürettiği tramvaylara uzanan geniş bir çeşitlilikte yer alan Jasper Morrison
  • İçinde bulunduğu mimarlar kuşağının en başarılı üyelerinden biri olan, seramik çalışmaları ve mobilyaları da, mimarlığının ciddi ve sınırlamalara dayalı tutumunu bütünleyen David Chipperfield
  • Biçim, malzeme, renk ve dokunsal nitelikleri, kullanıcıların, tasarladığı ürünlerle duygusal bir ilişki kurmasını sağlayacak şekilde biçimlendirmek amacıyla ortaya attığı duygusal ergonomiler kavramıyla tasarım dünyasının yeni bir yaklaşım benimsemesine öncülük eden, dünya çapında önde gelen bir endüstriyel tasarım danışmanlık şirketi Seymour Powell’ın sahibi Richard Seymour

İstanbul Modern’in Londra Tasarım Müzesi işbirliğiyle gerçekleştirdiği “Tasarım Kentleri” sergisinde dünyanın en önemli tasarımcıları yer alıyor

Tasarımın Serüveni

23 Nisan 2008 – 10 Ağustos 2008

İstanbul Modern, Tasarım Kentleri sergisiyle, dünya tasarım anlayışını değiştiren en önemli sanatçıların yapıtlarını bir araya getirerek, 19.yüzyıl ortalarından günümüze kadar tasarım tarihini yansıtıyor. Londra Tasarım Müzesi işbirliğiyle gerçekleşen serginin küratörlüğünü Londra Tasarım Müzesi Direktörü Deyan Sudjic‘in üstleniyor. Mimariden endüstriyel ürünlere, mobilyadan grafik tasarımına,  modadan otomotive uzanan çok geniş bir yapıt seçkisini içeren sergide, 64 tasarımcının 109 yapıtı, 7 markanın 12 ürünü yer alıyor. 23 Nisan-10 Ağustos 2008 tarihleri arasında İstanbul Modern’de izleyicilerle buluşacak olan sergi, 5 Eylül 2008-14 Ocak 2009 tarihleri arasında da Londra Tasarım Müzesi’nde yer alacak.

Tasarım Kentleri sergisi çağdaş tasarımın serüvenini, uluslararası anlamda yedi önemli kente ve bu kentlerin tasarımın gelişimindeki belirleyici konumlarına odaklanarak anlatıyor. Sergi, kentlerin farklı zamanlardaki konumlarının, tasarımın gelişimini yönlendirmeye nasıl katkıda bulunduklarını göstermeye çalışarak, tasarımın çağdaş kültürü biçimlendirmesini inceliyor. Aynı zamanda tasarımın, seri üretimin ve tekil üretimlerin, yüksek teknolojinin, yeni malzemelerin ve bu alandaki iletişimin kilit yönlerini bir araya getiriyor.

Serginin sponsorları VitrA ve Intercity, sergi destekçileri başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere Tepta Aydınlatma, Marshall, CNN Türk, Mas Matbaa, Acarlar Makine, Bluechip Creative Events, Borsa Lokantaları A.Ş., katkıda bulunanlar ise British Council, Goethe- Institut Istanbul ve Finlandiya Büyükelçiliği.

Tasarım Kentleri sergisinde, Charles ve Ray Eames‘in sandalyeleri gibi tasarım klasiklerinin yanı sıra, dönemlerini en çarpıcı biçimde gözler önüne seren William Morris, Owen Jones, Christopher Dresser, Adolf Loos, Le Corbusier, Eileen Gray, Achille Castiglioni, Ettore Sottsass, Gio Ponti, Otto Wagner, Josef Hoffman, Paul Smith, Ron Arad, Zaha Hadid ve Ross Lovegrove gibi ünlü tasarımcıların çalışmaları yer alıyor.

1851’den 2008’e 7 kent

1851 yılındaki “Büyük Sergi” zamanının Londrası’nda başlayan sergi, modernist dilin yeni yeni biçimlenmeye başladığı, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki  Adolf Loos’lu Viyanası’na; dünyanın en ünlü tasarım okulu olan Bauhaus’un yer aldığı Almanya’daki küçük Dessau kentine; 1930’larda, görsel kültürün başkenti olan, Picasso ve Le Corbusier’li Paris’e; Amerikan tasarım yüzyılını tanımlayan, Charles Eames’in son derece incelikli atölyesini ve evini inşa ettiği, savaş sonrası yıllarının Los Angelesı’na; 1960’larda, çağdaş tasarımın başını çeken Milano’ya ve 1980’lerde Avrupalı endüstri tasarımının ahlaki katılığının ötesine geçerek daha oyunbaz bir anlayışla varlığını hissettiren Tokyo’ya ulaşıyor. Sergi, sonunda yine başa dönerek çemberi tamamlıyor  ve bir kez daha, bugün dünyanın önde gelen tasarım merkezi olan,  Ron Arad, Zaha Hadid, Ross Lovegrove, Jasper Morrison ve daha bir çok öncü tasarımcının yaşamakta olduğu Londra ile sona eriyor.

150 yıllık süreçte tasarımın gelişimi

Serginin küratörü Londra Tasarım Müzesi Direktörü Deyan Sudjic, tasarımın son 150 yıl içinde mekanik ve anonim bir süreç olmaktan çıkıp, zaman zaman markalaşmanın, şöhretle güdülenmiş bir altkümesi olmaya başladığını belirtiyor. Gelişme aşamasında, mimarinin egemenliği altında olan tasarımın, modadan mobilyaya kadar endüstriyel üretimden, grafikten, kesinlikle ince bir farkla ayrı bir etkinlik olarak su yüzüne çıkmaya başlamasının daha çok yeni olduğu görüşünü dile getiriyor. Sudjic, “Tasarımın gelişimini anlamak için, bazı kentlerin, tarihlerindeki özel zamanlarda tasarım pratiğiyle nasıl ilerlediğine bakmak gerekiyor. Bu sergideki zamandizinin çeşitli dönemlerde tasarım sayesinde yön değiştiren kentleri gösteriyor” diyor.

İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, Tasarım Kentleri sergisinin, Türk tasarımının, dünya tasarım ortamı ve çağdaş sanat ortamıyla ilişkisinin güçlendirilmesi bakımından çok önemli bir adım olduğunu vurgulayarak, “Böylece, izleyicilerimizi tasarım tarihiyle buluştururken, bir taraftan da dünya tasarımıyla Türk tasarımı arasında yaratıcı alışverişi sağlayacak, yerel yaratıcılığı besleyecek ve etkileyecek bir platform oluşturduğumuza inanıyoruz” diyor. Oya Eczacıbaşı, İstanbul Modern’in tasarım alanında yeni sergiler düzenlemeyi ve bu konuda bir düşünce platformu ve diyalog ortamını oluşturarak İstanbul’un bir “tasarım kenti” olma iddiasını desteklemeyi görev kabul ettiğini belirtiyor.

Tasarım Kentleri sergisinin, dünya ekonomik düzeninde çok büyük değişimlerin yaşandığı bir döneme rastladığına ve “gelişen pazar” Türkiye’nin ulusal ve uluslararası ölçekte pek çok alanda rekabet ettiğine değinen İstanbul Modern Tasarım Küratörü Paul McMillen da, bu rekabet ortamında Türk tasarım potansiyelinin de daha fazla öne çıktığını savunarak, “Tasarım Kentleri sergisinin Türkiye’nin yaratıcı, kültürel ve hatta sanatsal geleceğine ciddi katkılarda bulunacağını, bunun katlanarak artacağını umuyoruz” görüşünü dile getiriyor.

64 tasarımcı 109 yapıt, 7 marka 12 ürün

  • Londra’dan Christopher Dresser, Owen Jones, Willam Morris, Joseph Paxton (1851)
  • Viyana’dan Joseph Hoffmann, Adolf Loos, Koloman Moser, Michael Thonet, Janke Urban, Otto Wagner (1908)
  • Dessau’dan Marcel Breuer, Lena Mayer-Bregner, Wilhelm Wagenfeld (1928)
  • Paris’ten Le Corbusier, Jeanneret Pierre, Charlotte Perriand, Eileen Gray, René Herbst, Robert Mallet-Stevens, Jean Prouvé, Citroen  (1931)
  • Los Angeles’tan Saul Bass, Harry Bertoia, Charles Eames, Ray Eames, Isamu Noguchi, Elliot Noyes, Eero Saarinen, Ford (1949)
  • Milano’dan Corradino D’Ascanio, Mario Bellini, Achille Castiglioni, Pier Giacomo Castiglioni, Joe Colombo, Perry King, Paolo Lomazzi, Vico Magistretti, Angelo Mangiarotti, Bruno Munari, Marcello Nizzoli, Gionatan De Pas, Giovanni Pintori, Gio Ponti, Richard  Sapper,  Carla Scolari, Ettore Sottsass, Marco Zanuso, Donato  d’Urbino (1957)
  • Tokyo’dan Nigel Coates, Shiro Kuramata, Canon, Olympus, Sharp, Sony (1987)
  • Londra’dan Ron  Arad, Barber Osberby, Hussein  Chalayan, David Chipperfield, Tom Dixon, Fernando  Guiterrez, Zaha  Hadid, Industrial Facility, Ross  Lovegrove, Jasper   Morrison, Ross  Phillips, Peter  Saville, Paul  Barnes, Smith, Paul  Smith, Mini (2008)

“Tasarım Kentleri” kapsamındaki etkinlikler

İstanbul Modern, Tasarım Kentleri kapsamında müze içinde Eğitim ve Sosyal Projeler Bölümü eğitim etkinlikleri uygulayacak, sinemada tasarımla ilgili filmler gösterilecek, kütüphanede tasarımla ilgili yayınlar ve mağazada özel olarak tasarlanmış ürünler yer alacak. Sergide yapıtları bulunan sanatçılarla söyleşi dizisi gerçekleştirilecek ve tasarım girişimciliği alanında bir yarışma yapılacak.

Eğitim:
İstanbul Modern Eğitim ve Sosyal Projeler Bölümü
, Eğitim Sponsoru Garanti Bankası‘nın katkılarıyla sergiye paralel olarak hazırladığı “Kentin Genç Tasarımcıları” adlı eğitim programını uygulanacak.

Söyleşi dizisi:
“Dünyayı Tasarlayanlar”
başlıklı VitrA‘nın düzenlediği söyleşi dizisine son dönemin en etkili isimlerinden Ron Arad, Zaha Hadid ve Ross Lovegrove katılacaklar.

Yarışma:
British Council
‘ın düzenlediği “Uluslararası Genç Tasarım Girişimcisi Yarışması” ülkemizde ilk kez İstanbul Modern işbirliğiyle gerçekleşecek.

Sergi belgeseli:
Serginin gerçekleştirilme sürecini ve sanatçılarla söyleşileri içeren bir belgesel, geçmiş sergilerimizde olduğu gibi, CNN Türk‘ün katkılarıyla hazırlanıyor.

Sinema:
İstanbul Modern Sinema‘da grafik, mimari ve animasyon tasarımı üzerine filmler ücretsiz olarak gösterime sunulacak.

Mağaza:
İstanbul Modern Mağazaları‘nda genç Türk tasarımcıların tasarladığı kitaplıktan takılara, bebeklerden defterlere dek çeşitli ürünler yer alacak.

Kütüphane:
İstanbul Modern Kütüphane‘de çeşitli tasarım sanatçılarının ve tasarım ile ilgili kataloglar, 20. ve 21. yüzyılda tasarım, gelişimi, tarihi üzerine yayınların yanı sıra endüstriyel tasarım, mobilya tasarımı, tekstil tasarımı, iç dekorasyon ve mimarlık ile ilgili çeşitli kaynaklar bulunuyor.

“TASARIM KENTLERİ” SERGİ ETKİNLİKLERİ

Eğitim programı “Kentin Genç Tasarımcıları”

Eğitim ve Sosyal Projeler Birimi’nin  İstanbul Modern Eğitim Sponsoru Garanti Bankası‘nın katkılarıyla Tasarım Kentleri sergisine paralel olarak  “Kentin Genç Tasarımcıları” adlı eğitim programı hazırladı. “Kentin Genç Tasarımcıları”nda çocuklar ve gençler, tasarımın temel kurallarından hareket ederek tasarım kültürünün geçmişine ve geleceğine uzanan uygulamalara katılacak, geometrik şekilleri kullanarak tasarımlar gerçekleştirecek, sıradışı mekânlar yaratacaklar. Program, Sanatçı Buluşmaları ve Atölye Çalışmaları’ndan oluşuyor.

  • Çocuklarla sanatçıları bir araya getiren Sanatçı Buluşmaları etkinlik dizisinin ilki, “Kentin Genç Tasarımcıları” programıyla başlayacak. “Tasarım Kentleri” sergisini temel alan bu buluşmalarda, çocuklar, sanatçılarla birlikte, özgün ve yaratıcı uygulamalar gerçekleştirecekler. Tasarımcı Aziz Sarıyer ve mimar Nevzat Sayın yönetiminde düzenlenen iki ayrı atölye çalışmasında, tasarım fikrinin ortaya çıkış süreçleri üzerinde durulacak, tasarımın günlük yaşamdaki anlamı sorgulanacak.
  • 4 – 13 yaş arası çocuklar için Tasarlamak Serbesttir: Atölye Çalışmaları, katılımcıları araştırmaya, yaratıcı fikirler geliştirmeye, ortaya çıkan fikirleri görselleştirmeye,  malzemeleri keşfetmeye ve bir tasarımı oluşturan tüm aşamaları deneyimlemeye davet ediyor. Atölyede hafta içi okul grupları, hafta sonu çocuklar ve aileler geleceğin tasarımlarını üretecekler.

Dünyayı Tasarlayanlar” başlıklı söyleşi dizisi

“Tasarım Kentleri” sergisine paralel olarak VitrA‘nın düzenlediği “Dünyayı Tasarlayanlar” adlı söyleşi dizisi, günümüzün önde gelen tasarımcılarını İstanbul’da buluşturuyor. Ron Arad, Zaha Hadid ve Ross Lovegrove gibi son dönemin en etkili isimlerinin konuşmacı olarak yer alacakları söyleşilerde, değişen dünyada tasarımın ve tasarımcıların yeni rolleri, farklı alanlardaki gelişmelere verdikleri yanıtlar ve bugünü algılama biçimleri, tasarım ve mimari alanındaki yenilikler, tasarımın disiplinlerarası bir endüstri olarak dünyamızı ve yaşam tarzlarımızı biçimlendirme yolları gibi konular ele alınıyor.

  • Söyleşilerin ilki 14 Mayıs’ta Zaha Hadid ve Deyan Sudjic ile Mimar Sinan Üniversitesi Oditoryumu’nda,
  • Ross Lovegrove‘un söyleşisi 10 Haziran’da ODTÜ’de,
  • Ron Arad‘ın söyleşisi ise 2 Temmuz’da İstanbul Modern Sinema’da gerçekleşecek.

Uluslararası Genç Tasarım Girişimcisi Yarışması

British Council tarafından 2005  yılında başlatılan Uluslararası Genç Tasarım Girişimcisi Yarışması bu yıl  ilk kez  British Council ile İstanbul Modern işbirliği ve Eczacıbaşı Topluluğu ile  VitrA sponsorluğunda ülkemizde gerçekleşecek.

Türkiye’de tasarım girişimciliği alanında yapılacak olan bu yılki yarışma, 25-35 yaş arasında, en az 3 yıldır tasarım alanında çalışan, iyi derecede İngilizce bilen ve yaratıcı fikirlerine güvenen herkese açık. Yarışmanın kategorileri arasında mimarlık, grafik tasarım, ürün tasarımı ve promosyon tasarımı bulunuyor. Gelişen ekonomilerden, yaratıcı fikirlerin ortaya çıkarılarak, uluslararası platformda tanınmasını hedefleyen ve British Council Londra tarafından yürütülen programda, bu yıl 10 ülkede genç yaratıcı girişimciler belirlenecek. Türkiye’nin ilk kez aralarında bulunduğu tasarım girişimcileri kategorisinde, Mısır, Hindistan, Lübnan, Malezya, Meksika, Polonya, Slovenya, Güney Afrika ve Tayvan temsilcileri yer alıyor.

Türkiye birincisinin seçkin bir seçici kurul tarafından belirleneceği Uluslararası Genç Tasarım Girişimcisi yarışmasında, ikinci ve üçüncü para ödülü alırken, finalist ise eylül ayında, Londra’da Yılın Uluslararası Genç Tasarım Girişimcisi olmak için yarışacak. Yarışmaya katılmak isteyenler www.britishcouncil.org.tr adresine başvurabilir, son katılım tarihi 20 Haziran 2008.

Sergi belgeseli

“Tasarım Kentleri” sergisinin gerçekleştirilme sürecini, sergi ekibi, küratörü ve sanatçılarla söyleşileri içeren bir belgesel, geçmiş sergilerimizde olduğu gibi, CNN Türk‘ün katkılarıyla hazırlanıyor.

İstanbul Modern Sinema’da  tasarım içerikli filmler: “Tasarımın Üç Hali”

İstanbul Modern Sinema‘da Tasarım Kentleri sergisine paralel olarak “Tasarımın Üç Hali” başlığıyla grafik, mimari ve animasyon tasarımı üzerine filmler mayıs ayından başlayarak ücretsiz olarak gösterime sunulacak. Gary Hustwit’in “Tüm zamanların en iyi yazı karakteri seçilen Helvetica” üzerine yaptığı ilk uzun metrajlı belgeseli “Helvetica” (2007) ve Nathaniel Kahn‘ın 20.yüzyılın en büyük sanatçılarından kabul edilen babası mimar Louis I.Kahn’ın çarpıcı yaşam öyküsü ve yarattığı eserler üzerine gerçekleştirdiği, Oscar adaylığı kazanan belgeseli “Mimar Babam: Bir Oğlun Yolculuğu” (2003) gösterilecek filmler arasında yer alıyor.

Dijital film festivali Resfest‘in  grafik tasarımı için özel olarak hazırladığı, 2001’den bu yana bu bölümde yer alan ve sektöre yeni bir soluk getiren öncü ‘motion graphics’ ve ‘broadcast design’ örneklerini içeren Best of By Design seçkisi de gösterilecek. Seçkide, Johnny Hardstaff, Richard Fenwick, Tronic Studio, Grant Orchard, The Designers Republic, +Cruz ve Nakd gibi yaratıcı, usta sanatçıların imzasını taşıyan, medya tasarımının geleceğini yansıtan, canlı aksiyon, animasyon ve televizyon için grafik tasarımlar bulunuyor.

Genç Türk tasarımcıların ürünleri İstanbul Modern Mağazaları’nda

İstanbul Modern Mağazaları, daha önceki sergilerinde olduğu gibi Tasarım Kentleri sergisi kapsamında da, genç Türk tasarımcıların sergi için özel olarak tasarladıkları ürünlere yer veriyor.

  • Ömer Ünal ve Alper Böler, birbirlerine askılarla bağlanan, taşıdığı kitaplardan çok daha hafif bir ürün olan ve sınırlı bir malzeme kullanımıyla gerçekleştirilebilen “Salkım” adlı kitaplık tasarladılar.
  • Tasarım hayatına karikatür, çocuk kitapları ve film afişleriyle başlayan endüstri ürünleri tasarımcısı Sadi Tekin, pleksiden birbirinden ilginç takılar gerçekleştirdi.
  • Paris’te yaşayan Aslı Aktuğ, Paris kahvelerinde bulduğu şeker kâğıtlarıyla yarattığı moda figürlerini, porselen tatlı tabaklarına, kupalara ve takılara uyarladı.
  • Takı tasarımlarında soyut düşünce ve duygularını somutlaştıran Zeynep Erol, vücudu elbise gibi saran ve takı kavramını modanın sınırlarının ötesine taşıyan takılar gerçekleştirdi.
  • Tasarımcı Ayşe Deniz, İstanbul Modern koleksiyonundan Fikret Mualla’nın bir desenini seramik çerezlik ve bebeklere uyarladı.
  • Aslen müzisyen olan Ceren Keyman Kırbaş, ilk kez İstanbul Modern’de günlük yaşamda kullandığımız objeleri çağdaş çizgideki takılarına yansıttı.
  • Ayrıca çeşitli tasarım sanatçılarının ve tasarım ile ilgili kitaplar, endüstriyel tasarım, mobilya tasarımı,moda, iç dekorasyon ve mimarlık ile ilgili çeşitli kaynaklar da İstanbul Modern Mağazaları’nda yer alıyor.

İstanbul Modern Kütüphane’de tasarımla ilgili yayınlar

İstanbul Modern Kütüphane’de çeşitli tasarım sanatçılarının ve tasarım ile ilgili kataloglar, 20. ve 21.yüzyılda tasarım, gelişimi, tarihi üzerine yayınların yanı sıra endüstriyel tasarım, mobilya tasarımı, tekstil tasarımı, iç dekorasyon ve mimarlık ile ilgili çeşitli kaynaklar yer alıyor. Bunun dışında kütüphanedeki bilgisayarlardan, yurtiçi ve yurtdışındaki tasarım ile ilgili müze/galeri/üniversite vb. web sitelerinin linklerinden araştırma yapılabilir.

5 YORUM VAR

  1. Üstad öncelikle bu güzel yazıyı paylaştığın için teşekkürler. Ayrıca bir teşekkür daha etmek istiyorum. Yazıyı ben okurken yoruldum açıkçası. Sen kurguluyorsun, yazıyorsun, yazım yanlışlarını denetliyorsun. Emeğine sağlık.

  2. Süleyman Şentürk, yazının büyük bölümü basın bülteni. Bunu tüm gazete ve dergilere veriyorlar. Ama onların yer kaygısı var. Bülteni özet geçiyorlar. Ben izlenimlerimi yazdıktan sonra onu eklemeyi uygun gördüm. Elbette düzenlemeler vb. gerekti.

    Ama asıl iş bu sergiyi düzenleyenlerin yaptıkları. Bizim yaptığımız sadece anlatmak oldu.

    Gelip okuduğunuz için teşekkür ederim.

Yorum Yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here