Gerçeğin İz Düşümünde Yollar ve Yollar

Bu yazıyı önemsiz diyerek geçmenizden korkuyorum. O yüzden her zamankinden itinalı seçiyorum kelimeleri. Yazı gerçeklik duygusu ve doğrunun ne olduğu hakkında.

    
Kimisi doğruyu bildiğinden emin, kimisi ise her kapıyı çalıyor. Kimisi daha soruyu dahi sormamış. Günler geçiyor ve zaman kısalıyor. Her birimizin belli bir zamanı var. Bu zaman sonunda sermayemiz bitiyor ve gidiyoruz.
 
Gerçeklik duygusunu gözlerinizin önüne getirmek istiyorum. Eğilmeyen, bükülmeyen, değişmeyen, medyatik ve toplumsal beklentilerimize göre değişmeyen sade ve en güçlü gerçeklik.
 
Gerçek nedir? Hakiki olan, yalan olmayan asıl olan. İnsanlar uzun yıllardır içlerinde bulundukları durumdan çıkma peşindeler, kimimiz başka bir işe, kimimiz tatile, kimimiz başka bir isme, görünüşe ve daha ötedeki başka bir şeye dönüşmeye çalışıyoruz. Kimimiz ise inatla bunu red ederek kıpırdamadan hayatına devam ediyor.
 
Oysa eğilmeyen bükülmeyen bir gerçeklik yaşamın her alanını kaplıyor, kozalarda insanlar bundan kopuk gibi kendi içsel yaşantılarını ve akıl dünyalarını sürdürüyor. Uyanmak gerek dendiğinde gözler sıkıca açılıyor dudaklar alaycı bir şekilde kıvrılıyor ve bir iki espri patlatılıp kafalar sallanıp gidiliyor.
 
Zaman akıp gidiyor. Sermayeler tükeniyor. Sessizlik ve hareketsizlikse bu yüzyılda gizleniyor. İnsanlar toplumun baskısıyla sessiz ve hareketsiz saf gözlem halinde kalmaktan çıkarılıyor. İşler artıyor, insan kayboluyor, küçük aklın sahasında yaşayan insan gerçekliği nefes ve nefes kaçırıyor. Sadece ölürken, ölürken açılıyor ve ne muhteşem bir senfoniyi patlamış mısır çiğneyerek ve bağırtıyla konuşarak kaçırdığını farkediyor.
 
Küçük insan dinlemiyor, ne ağacı, ne kuşu, ne geçen arabaların sesini ne kendi kalbinin atışını hatta şu an bu yazıyı okurken bile kendi aklının yorumlarını dinliyor yazıyı dinleyemiyor.
 
Küçük insan tüm mutluluğunu almış sırtına elinde sıkıca taşıyor. Mobilyaları, I-Podları, en gelişmiş arabaları ve küçük dünyasıyla küçük adam zamanı bir gölge gibi yaşayıp ölüp gidiyor.
 
Sonra dönüp huzursuz soruyor. “Ben kimim? Neden varım? Nereye gideceğim? Ölünce ne olacak?”
Sorular cevaplanmıyor. Gerçeklik cevaplamıyor. Gerçeklikte soru yok.

PAYLAŞ: