Bin Sadık Okuruma…

Veda etmeden de, insan son sözlerini söyleyebilmeli. Belki veda vakti geldiğinde, o son sözleri söyleyecek takati bulamazsınız. Belki o zamanı bulamazsınız. Madem elim tutuyor ve sizler de buradasınız, senelerdir size söylemek istediklerimi dile getirebilirim.


Sizin bin kişi olduğunuzu nereden biliyorum? Güneşin Tam İçinde Facebook grubunda şu anda 3864 kişi üye. RSS 1539 kişi abone. Ama bunlardan değil farklı bir göstergeden bin kişi olduğunuzu tahmin ediyorum. Yeni bir yazı yayınladığımda bir iki ay içinde en azından bu kadar okunmuş oluyor. Bazı aylar yazı başına iki bin ortalama ile gidiyoruz. Aylar geçtikçe o yazı önce beş bin okunuyor sonra on bin okunuyor ve bazı yazılarda olduğu gibi yüz bin okunuyor. Hatta daha fazla da. (Mesela)

Hiç düşündünüz mü yaşadığım süreci bilmiyorum. Genelde kendimden emin bir şekilde konuya girip, size yeni bir filmi, kitabı, bilgisayar programını, fotoğrafçılıktaki bir gelişmeyi ya da teknolojiyi anlatıyorum. Sizin karşınızda eksik veya hatalı bilgi ile durmamak için çok çalışıyorum.

Yazı bittiğinde kısa bir an geçiyor. Durup bakıyorum. Bazen dudaklarımı ısırıyorum. Bazen sessizce nefesimi tutuyorum. Sağda “Yayınla” düğmesi var. Ona bastığım anda sistemim otomatik olarak onlarca haber sistemine bir sinyal çakıyor. Bu sinyalle bir anda arama motorları siteme gelip o yazıyı yutuyorlar, sistemlerine alıp kopyalıyorlar. O anda RSS sistemim çeşitli noktalardaki okuyucular için hazırlanıyor ve RSS okuyucuları ister cep telefonlarında, ister bilgisayarlarında olsun sinyal oraya da gidiyor. Sonra e-mail okurlarıma günün belli bir saaatinde kısa bir e-mektup gidiyor.
Tümü aynı şeyi söylüyor. “Güneşin Tam İçinde sitesinde yeni bir yazı yayınlandı.” Sanki site kendi aklına sahipmiş gibi… Yazar olarak en başından beri istediğim gibi kayboluyorum. Artık o andan sonra dönüş yok. 1 sn içinde onlarca yüzlerce insan okuyor.

Hatalıysam bir anda fark ediliyor. En ufak eksikte acımasız yorumlar geliyor. (Çok şükür ki bu fazla başıma gelmiyor 🙂 )

Yazı ilgisini çekmediyse bırakıp gidiyor. İlgisini çekerse okuyor. Beğenirse gülümsüyor. Sadece çok küçük bir kesim yazıyı sahipleniyor. Twitter’da, Facebook’ta ve bir yerlerde bahsediyor “gidin okuyun” diyor.

Bir iki gün bu sürüyor. Sonra yazı dikkat alanımdan uzaklaşmaya başlıyor. Yeni bir yazının heyecanı sarıyor. O yazı unutuluyor mu? Hayır. Çünkü alakalı başka yazılarda göndermelerle linklerle okura da hatırlatılıyor.

Böylece benim iki grup okurum oluyor. Bir şey ararken Google gibi arama sitelerinden gelenler ve sürekli gelenler.

Bu yazım sürekli gelenlere. Tek tek gelenlere sorularının çoğu cevabı verildi. Ama sana dostum, sen sadık okuruma hiç seslenmedim. Yazmaktan beter olmak yazımda (bkz.) tüm okurlarıma seslenmiştim. Şimdi ise, senin bu maceradaki yerine bakmanı istiyorum.

Başlığın hemen altındaki kaç kez okundu rakamındaki bir bireysin. Sessizsin ve zekisin. Beni okuduğun için zeki değilsin. Okuduktan sonra soracak çok az şeyin olduğu için, okuyup çözdüğün için zekisin. Olmasaydın çoktan bir yerlerde sıkılmış olurdun. Çoktan takip etmeyi bırakmış olurdun. İçinizden bir kısmı ise benden zeki. Yeni bir fikri yakalamak için takip ediyorlar yorumlayışım için değil. Kendi yorumları benden ilerde ama bunu anlatma ihtiyacı duymuyorlar. Diğerleri ile ya kafa kafayız ya bazı alanlarda daha iyiyiz. Fakat aranızda ortalama zekanın altında kimse yok.

Bazılarınız beni hiç sevmiyor. Küçük bir azınlık. Sadece bir şeyi kaçırmamak için okuyorlar. Ama entellerimiz gibiler, sorsanız okuduklarını inkar ederler. Tıpkı televizyon izlemediklerini her fırsatta söyleyen ünlülerimiz gibi.

Ciddi bir çoğunluğunuzun kendi sitesi var. Her geçen gün çıtayı birlikte ileri taşıyoruz. Blog yazarı ya da site sahibi olarak Türkçe içeriği zenginleştiriyoruz.

Bir kısmınız ise çözemediğim grup. İşte o grubu bilemiyorum ve bulamıyorum. Neden yazdıklarımı asla kaçırmıyorlar? Neden asla vaz geçmiyorlar ve baktıklarında gördükleri dünya nasıl? Bu grup oldukça küçük. Benim anlayışımın üstünde olduklarını seziyorum. Varlıklarını ise sadece bazı yorumlarda veya bana doğrudan yolladıkları e-mailde görüyorum. Şaşırtıcılar.

Ey sadık okurum. Senin dostluğun olduğu için yazı maceramız sürüyor. Güneşin Tam İçinde’yi en az 5 kez ciddi şekilde kapatmayı düşündüm. Her seferinde senin varlığına ve sevgine, insanlığına saygı duyduğumu ve ihtiyaç duyduğumu anladım. En başlarda senin yorumlarınla “Harika bir yazı” demenle gurur duyardım. Şımarmak değil ama bu egomu beslerdi. Oldukça önemli hissederdim kendimi. Allah bu kulunu seviyor olmalı ki yaşadığım pek çok şeyle küçük dağların eserim olmadığını net bir şekilde gördüm. Sonrasında ise iş dünyam allak bullak oldu. Yeni bir görevle daha uzun saatler boyunca aralıksız çalışmaya başladım. Ailemize yeni bir birey “canım kızım” geldi. Hayatım hem renklendi, hem zorlaştı. Son 4 sene yazma hızımı, üzüntü duyarak azaltmak zorunda kaldım. Sonunda gördüğüm şu oldu. Paraya ve zamana ihtiyacım var. Anlatacaklarımı aktaracak yeni bir mecraya ve teknolojiye ihtiyacım var. Sitenin eksik kaldığı yerlerde oradan gitmeliyim. Tam 6 yıldır bu mecrayı planlıyorum. Zor bir süreç oldu. Çünkü soracak pek kimsem yoktu. Yeni bir şeyi bulmak isteyen çoğu zaman yalnız yürümek zorunda. Buldum ya da keşfettim diyelim. Ancak halen ürünleri bitmedi, bitince adım adım size duyuracağım.

Bunları sana anlatmaktan keyif duyuyorum, çünkü seninle dertleştiğimde kafanın şişmeyeceğini ve kızmayacağını tahmin ediyorum. Umarım doğru tahmin ediyorumdur. Gerçi iki gün içinde RSS rakamlarım aşağı düşerse ve e-mail abonelerim azalırsa kesin bir fikrim olur. Aynı kalırsa da fikrim olur. 🙂

Evet, yazmak zaman istiyor enerji istiyor. Benim için daha çok zaman alıyor olabilir. Bir şeyleri atlamak istemiyorum çünkü. Bu işe giriştiğimde “Uzun yazılar Internette okunmaz, ne yapıyorsun” diyen çok oldu. Aksine insanların iyi araştırılmış tek bir sayfa aradıklarını gördüm. Boş yazılmamış, fakat her şeyi olmasa da, konunun kuşbakışı görüntüsünü sunan bir yazı.

Bu yazıyı tamamlarken 868 yazıyı daha önce tamamladığımı görüyorum. Bunların bir kısmı acemilik dönemime ait. Ancak dosya konuları oldukça uğraş gerektiren meselelerdi. Her bir yazı ayrı bir maceraydı.

Yaşamı seviyorum ve elimden geldiğince uzun yaşamak için elimden geleni yapıyorum. Ancak bir gün hepimiz dünyadan ayrılacağız.

Sevgili okurum. O gün, sana ya da bana daha önce gelebilir. Hakkını helal et. Ben sana tüm sevgimle ve bana verdiğin tüm güçle bin kez helal ettim.
Sen olmasaydın bu yazıları yazamaz ve dünyamı genişletemezdim.

Sevgimle, Saygımla.

Süleyman Sönmez

Not : Dediğim gibi, siteyi kapatmıyorum, bu bir veda yazısı da değil. Fırsatı buldukça yazmaya devam elbette. Sonraki yazılarda bu duygusallığı bulamayacaksınız. 🙂

PAYLAŞ: