“Sadece 24 saat” dedi. Koluma dijital şırıngayı batırırken parmakları titriyordu. “Dünyanın tüm bilgisi..” diye ekledi yutkunarak. İğnenin yuvasında virus-WKH3O29 yazıyordu. Şu andan itibaren hem kutsanmış, hem lanetlenmiş bir insandım. Ve soyum da, kıyamete kadar böyle anılacaktı.

Görsel: adobema | Creative Commons lisansı ile kullanılmıştır.
BATIŞTAN ÖNCE: SON 24 SAAT
Konseyin huzuruna çıkmadan önce bir kez daha nefes aldım. Cam gibi saydam görünmesine karşın metal olan kapıya ilerlediğimde kapıdaki sistem görme hızımı aşan bir hızla enerji alanımı denetledi ve kapıyı açtı.
İleride konsey üyeleri dinamik bedenleri ile beni ayakta karşıladı. Rana yanıma gelip koluma girdi. Yüzünde kaygı aradım ama yoktu. Sanırım kabullenmişti olacakları. Milyonlarca insan 24 saat içinde ölecekti. En kötüsü bundan hiçbirinin haberi de yoktu.
Mavi derin gözlerini yüzümde gezdirdi. “Yapıldı mı?”
İçimi çektim derin derin, boğazıma bir yumru takıldı. “Evet virüs artık bedenimde.”
“Gel” dedi anlayış dolu bir sesle “seni birisiyle tanıştıracağım.”
Daha birkaç adım attığımda şaşkınlıkla ağacı gördüm. Odanın tam ortasında büyüyordu. Gürbüz dallarında bildiğim her meyve yeşermişti. Yaprakları parıl parıldı. Işık üstünde gezerken “muhteşem” kelimesi dilimden kopuverdi.
Bir adam sesi “Evet. Öyledir” dedi. “İsmi, ಮರ” Eski dili kullanmıştı. “En son 3 milyon yıl önce görülmüştü dünyada. Tüm meyve ağaçlarının atası olduğunu düşünüyoruz.”
Hemen sese döndüm. Bembeyaz elbisesi üstünde yeşil gözler. Derinlikleri içinde, içliğime işledi.
“Bu ağacı nereden bulduğumuzu biliyor musun? diye sordu
Kafamı salladım. Bilmiyordum.
“Senin DNA’ndan.”
Panikle Rana’yı aradı gözlerim. Gitmişti. Bu odada adamla tek başımızaydık. Sanki aklımı biraraya getiremiyordum. İğnenin yan etkisi. Tüylerim diken diken olmuştu.
İsminin neden söylenmediğini bilmiyordum. Ama bir sırmışçasına kendisini tanıtmamıştı. Huzursuzluğumu görüyordu.
“Kanında dolaşan virüs… Ne yapacağını anlattılar mı sana?”
Aniden adamın yüzünü gördüm. Işıkla dolu aydınlık bir yüzdü. Belki virüsün, belki adamın etkisiyle bayılacak gibi oldum. Uzanıp kolumu tuttu.
“Oturalım. Sarsıldın. Bedenin değişiyor. Atalarına olduğu gibi.. Ama sabırlı olmalısın.”
“Evet” dedim silik bir sesle. Sessizlik. Ağacın meyvelerinin kokusu burnuma dolmaya başladı. Bu ağaç benim kanımdan alınan örneklerle yeniden yaratılmıştı. Benim yavrum, parçam, kardeşim gibiydi. Ama nasıl yapmışlardı bunu?
Benim soy-u mahfuz’dan olduğumu söylediklerinde bu kelimeyi anlamamıştım. Yüksek ulusal güvenlik seviyesi ile ailemden alınıp bu karargahta günler geçirirken de. Ama ağaç. Bütün anlatılanların deli saçması olmadığını hissettirmişti bana.
Adam elleriyle dizlerini ovuşturdu. Saydam kubbe şeklindeki tavandan görülen gökyüzünün kasvetli bulutlarını izledi.
“Bitecek. Su damlaları içinde yok olacağız. Hepimiz öleceğiz. Ama sen yaşayacaksın” dedi.
“Yaşayacaksın ve senin soyun yaşadığı sürece uygarlığımızın tüm bilgisi de hayatta olacak. ”
“Birgün, bizden sonra gelenlerden birisi, yeniden bizimki kadar büyük bir uygarlığı kurana dek. O gün senin soyundan biri kalmışsa onun genetik kodundaki kullanılmayan bölgede o farklı dizilimi fark edecekler. Tıpkı bizim sende fark ettiğimiz gibi…”
“Sonra DNA zinciri ile kodladığımız asal sayı dizilimini ve ardından binom açılımını, matematiğin dilini ve ardından medeniyetimizin tüm sırlarını…
Sen bizim geleceğe gönderdiğimiz canlı zaman kapsülüsün.”
Yutkundum. “Ailem. Aileme ne olacak?”
Başını eğdi. “Üzgünüm evladım” dedi. “Ama gelemezler. Bu mümkün değil.”
“Senin gibi sadece 7 insan var. 7 taşıyıcı. Aileleriniz başkaları ile evlenmeyecek. Çoğalacaksınız ve dışarıya kapalı yaşayacaksınız. Gen havuzunuzu korumak zorundasınız”
Ayağa kalkmaya çalıştım. Başım dönüyordu. Virüs üreme hücrelerime girip taşıdığı sonsuz bilgi yüklü DNA’sını, kromozomlarıma ulaştırmak için çabalıyordu. Vücüdumsa onu bir düşman kabul edip her yerde yok etmek için çabalıyordu. Ama başaramayacaktı.
Yaşlı adam ağlamaya başladı. Sessizce hıçkırıyordu. Elimi tuttu. Yaşlı gözlerinde binlerce söylenmemiş veda sözcüğü özlemle parladı ama sese dönüşmediler.
Sonra Rana odanın diğer tarafından yanıma geldi.
“Mekik bugün sizi uzaya götürecek. Yanınızda belli başlı türlerin tohumları ve yumurtaları olacak. Yörüngede olacaksınız. Herşey bittikten sonra…” Gözlerini kaçırdı. İlk kez gözyaşı gördüm gözlerinde sesi titrerken devam etti. “İneceğiniz yer Asya ile Avrupa’nın kesişim bölgesi olacak. Sular çeklince en yüksek noktaya inecek şekilde ayarlandı uzay geminiz. Türler böylece dünyaya daha hızlı yayılacak. Sizleri çok zor bir süreç bekliyor. Sağ kalanlar delirmiş vahşiler olacak, onlarla başa çıkabilmek için silah..”
Susmasını işaret ettim. Bunları duymak istemiyordum artık.
Yüzümü ağaca döndüm. Derin derin soluk aldım. Hayatı ve ölümü düşündüm.
Sonra sırtımı, üzerine Atlantis’in soyağacı işlenmiş olan kapıya dönüp, kaderimin başlayacağı fırlatma istasyonuna doğru yola koyuldum.
Süleyman Sönmez
1 Ekim 2009

Görsel: virus0r | Creative Commons lisansı ile kullanılmıştır.






















Yine çok güzel bir hikaye olmuş emeğinize sağlık.
Bu arada sizin hikayelerinizi okurken, niyeyse hep Asimov okurmuş gibi keyif alıyorum.
“Mekik bugün sizi uzaya götürecek. Yanınızda belli başlı türlerin tohumları ve yumurtaları olacak. Yörüngede olacaksınız. Herşey bittikten sonra…” Gözlerini kaçırdı. İlk kez gözyaşı gördüm gözlerinde sesi titrerken devam etti. “İneceğiniz yer Asya ile Avrupa’nın kesişim bölgesi olacak. Sular çeklince en yüksek noktaya inecek şekilde ayarlandı uzay geminiz. Türler böylece dünyaya daha hızlı yayılacak.”
Bu bana Nuh Tufanı’nı hatırlattı. Nuh Tufanı için yeni bir senaryo
Her zamanki gibi çok güzel olmuş .
Teşekkürler ymungan
[...] kısa veya uzun başlık kullanmaktan çekinmem bana göre en ilginç başlığım şu olmuştur. http://www.gunesintamicinde.com/%e0%b2%ae%e0%b2%b0/ Çünkü kimse bu başlığı aramaz [...]
abi bu nasıl bu manzara ya gerçek mi allah aşkına bu görüntü,süper ötesi maşallah dondum kaldım ya
Anlatım harikulade. Yazının sonuna geldiğimde üzüldüm. Sonunda yaratılan etki ve okuyucuyu hayal dünyasına sevk edişi anlatımın temel taşı olsa da bu güzel yazının devamını okumak hoş olurdu
evet, bu yazı ve diğerleri çok güzel, en heyecanlı yerinde sona ulaşmaları ayrı bir tad veriyor